Duyuru


YABANABAT-KIZILCAHAMAM DERNEĞİ SİZİN SÖZCÜNÜZ SİZİN GÜCÜNÜZDÜR.... ÖNCE KIZILCAHAMAM....KUTSAL VATANIN ÖZÜ VE SAHİBİ BİZİZ....ANA SÜTÜ KADAR SAF VE TEMİZİZ....Sevgili hemşehrilerim : Ya korkularımızla koyun koyuna yaşayıp, karanlıklarla dolu bir gelecek devredeceğiz,Ya da akıllı,gerçekçi,cesaretli davranışlar sergileyerek, daha aydınlık bir gelecek oluşturacağız. Ya başkaları şöyle yapıyor, böyle yardımlaşıyor diyerek dövünüp duracağız,Ya da dayanışmanın, kaynaşmanın en güzel örneklerini vererek örnek alınan ve gıpta edilen bir toplum olacağız. Ya kendimizi veya birkaç kişiyi kurtarmaya çalışıp, geriye kalanların yok olmasına seyirci kalacağız,Ya da hakça bölüşerek, kaynaklarımızı ve zenginliğimizi herkese yayarak refah zincirleri oluşturacağız. Ya ne yapalım elimizden gelen bu kadar deyip, başkalarının her türlü isteklerine boyun eğeceğiz,Ya da 9 OCAK 1920 tarihinde olduğu gibi düşman işgaline karşı, işgali tanımayan ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü dünyaya ilk defa haykıran 15 Müdafa-i Hukuk cemiyetinden biri olan Yabanabat Müdafa-i Hukuk cemiyeti mensuplarına yakışır davranışlar içinde olacağız. Ya birbirimize hasetlenip, çevremizin ve iyiliklerimizin yok olup gitmesine neden olacağız,Ya da bir vücudun uzuvları gibi, hepimizin lazım ve gerekli olduğunu bilerek,birbirimizi her şeyimizle severek, güzel, iyi kullar olacağız. Ya kısır döngüler içinde dolanıp, payanda olarak kalacağız,Ya da hakkımızı, hukukumuzu koruyarak, yön veren olacağız. Ya çağın donanımlarına, gereklerine direnip, eskide kalan köhnemiş bir toplum olacağız,Ya da çağı yakalayan, geçen, parlak beyinlerle dolu, ileri ve her türlü dış etkilere karşı alternatifi olan bir toplum kuracağız. Ya kimliğimizi, kişiliğimizi unutup, sıradan insanlar toplumu olacağız, Ya da üzerine titrediğimiz Türk ve Müslüman kimliğimizin bizden beklediği davranışları sergileyeceğiz. Ya kendi kabuğumuza çekilip, kendi kendimize avunup duracağız,Ya da bizi gözleyen, bize bel bağlayan, bizim gibi olan Anadolu insanıyla kaynaşıp,onların sesi, bayraktarı ve önderi olacağız.Kutlu Hemşehrilerim, Bizler bu kutsal vatanın özü ve sahibiyiz. Bizim bütün beklentilere ve ihtiyaçlara cevap verecek gücümüz, kabiliyetimiz, elemanımız, asaletimiz ve sevgimiz fazlasıyla vardır. ÖYLEYSE GÜN BUGÜNDÜR !Hepinizi saygıyla selamlıyorum.Selim ŞENOL Yabanabat Kızılcahamam Ve Köyleri Kültür Dayanışma Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı...MİSYONUMUZ"Milletçe en büyük ihtiyacımız iyi yetişmiş,nitelikli ve kişilikli insanlardır"Gerçeğinden yola çıkarak öncü uygulamalarıyla dernekçilikte ilkleri gerçekleştirmek çağı yakalamış ve mükemmelliğe erişmiş,Başkent Ankara'mızda örnek bir dernek kurumu olmaktır...VİZYONUMUZ Yabanabat-Kızılcahamam derneği olarak tüm hemşehrilerimizin 21.yüzyılın gelişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek bigi,beceri ve davranışları kazanmış,onların ilgi ve istekleri doğrultusunda ekonomik,toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlamak, kendi kendisine yetebilen,kendine güvenen yaşadığı toplumun sorunları ile ilgilenen duyarlı hemşerilerimiz ile birlikte ilçemizin yaşam kalitesini yükseltmek için varız...


>
 
Anasayfa arrow Tarihçe
Tarihçe Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Monday, 10 December 2007

ImageBeşeriyetin  hafızası  ve  insanlığın  tecrübesi  olan  tarih, şuurda  yaşadıkça, milletlerin şahsiyetlerini geliştirmeye, kültür ve ülkülerini güçlendirmeye hizmet eder. Tarihini bilmeyen ve şuurunu taşımayan milletler, hafıza ve idraklerini kaybetmiş şaşkın kimselere benzer.

Beşeriyetin hafızasını canlı ve diri tutacak unsur ise belgelerdir. Buna karşı Yabanabad’ ın geçmişi hakkında yeterli kazı ve araştırma yapılamamış olması yüzünden, bugüne kadar bölge ile ilgili yazılı eserlerde, Ankara ile beraber ele alınma zarureti hasıl olagelmiştir.

Ankara-Dışkapı’da bulunan Roma Hamamı ve Hacı Bayram Camii yanındaki Ogüst Tapınağı harabeleri, Arkeoloji Müzesinde sergilenen buluntular yanında, ilçemiz sınırları içinde bulunan Başköy Kalesi, Mahkeme Ağacin kilise mağaraları, Akdoğan Köyü kazıları, Saray köyü Roma harabesi, Seyhamamı’ ndaki eski kilise, genel olarak Ankara ve münhâsıran Yabanabad tarihinin ilkçağlara kadar uzandığını, o devirlerde  önemli bir yerleşim yeri olduğu konusunda bir fikir veriyor.

Ankara ve Yabanabad bölgesinin, suları, tabii güzelliği ve insanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek ziraî çalışmalara imkân veren toprağı ile sadece yerleşim yeri olarak kalmayıp, İlkçağda Ortadoğu’ nun en önemli stratejik unsuru olan Kral Yolu’nun üzerinde bulunmasından dolayı önemli bir konaklama merkezi olduğu da bir gerçekdir. Asya-Avrupa arası göç, ticarî ve askerî seferler sırasında da çok önemli bir uğrak merkezi olan Yabanabad’ dan, Kargasekmez ve Azaphane geçitleri ile kuzeye, Özboyu (Kirmir vadisi) ile de batıya ulaşmak mümkün olmuştur. (Bugün  uluslararası iki karayolu da –E-5 ve E-89-Kızılcahamam’dan geçerek, bölgenin halâ önemli bir geçit ve uğrak yeri olduğunu âdeta tasdik eder.)

Genel olarak 20. Asrın başlarında Ankara civarında eski medeniyet izlerinin nisbeten yer üzerinde bulunduğu; Çubuk, Maltepe, Üreğil, Atatürk Orman Çiftliği, Ergazi, Bağlum, Karaoğlan, Güdül, Ahlatlıbel ve Eti Yokuşu gibi  mevkilerde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan yapı, araç-gereç ve yazılı belgelerden, Ankara ve çevresinde Kalkolotik ve Bakır Çağı’na ait iskan izleri görülüyor.

Şehrin bazı yerlerinde Paleolotik devir taş aletlerİ ve kalenin eteğinde Neolitik devİr el baltası bulunması,  buranın o dönemde iskân edildiğini gösteriyor. Çıkarılan belgelerin okunmasından, çevrede köyler kurulduğu, hayvanların evcilleştirildiği, tarım ve kısmen dokumacılıkla uğraşıldığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca yapılan araştırmalarda ilçemiz Çeştepe köyünün Paleolotik devirde yerleşim yeri olduğu görülüyor.

M.Ö. 2. Bin yıl başlarında, önce Asurlular’ın Orta Anadolu’da ticarî koloniler kurduğu,  ardından Hitit’lerin gelip, Hatusas (Boğazköy) merkez olmak üzere Ankara ve çevresine hâkim oldukları görülür. Akdoğan köyü ve dolaylarında Prof. Dr. Muzaffer Şenyürek’in yaptığı araştırma ve kazı bulgularından, Hititlerin bölgede ve Kirmir vadisi tabanında yaşamış oldukları tesbit edilmiştir. Fakat bu araştırmacı ilim adamının tesbitleri yayınlanmadan, bir uçak kazasında vefat ettiği için bölgemizin tarihi hakkında daha fazla bilgi edinebilmek şu an için mümkün olamamıştır.

Hititlerden sonra, M.Ö. IX. Asırda Frigyalılar, merkez Gordiyon (Polatlı yakınlarında ) olmak üzere, Manisa, Afyon, Ankara ve Konya’yı içine alan ve Malatya’ya kadar uzanan bir bölgede hâkimiyet kurarlar. Ankara bu dönemde (M.Ö.VII-VII asır) muhtemelen kale ve etrafına kurulmuştur.

Arkeolojik buluntulara göre Ankara tarihi Friglerle başlar. Hacı Bayram Tepesi zirve olmak üzere, hal civarından, Çankırıkapı ve Dışkapı’ya kadar olan kısım bir Frig höyüğü olup, Anıtkabir, Bahçelievler ve Çiftlik tümülüsleri (Yığma tepe) asillerin, istasyon civarı ise halkın mezarlığıdır. Gerek mezar tümülüslerinin büyüklüğü, gerekse içindeki eşyanın zenginliği Ankara’nın önemli bir Prenslik olduğunu ortaya koyar.

Bu tablo Ankara ve çevresinin Frigler tarafından iskân edildiğini göstermiş olmasına karşı, Yabanabad’ da iskânı gösteren fazla bir ize rastlanmıyor. Bunun için özellikle Kızılcahamam’da iskânın olabileceği kanaatinde olduğumuz Özboyu’nun (Kirmir Vadisi) Güdül’e kadar araştırılması gerekmektedir. Çünkü 1463 tarihli tahrir defterine göre Güdül’e bağlı Keşanuz (Yeşilöz) ve Erkeksu köylerinde Rum halkın bulunduğu görülmektedir.

Ankara’ya çeşitli dönemlerde “Ankrya, Angora, Engürü” gibi isimlerin ne zaman ve kimler tarafından konduğu bilinmiyor. Bizans  kaynaklarında, Galatlar’ın Mısırlılara kazandığı bir deniz zaferi şerefine bu şehri kurduklarını ve zaferin nişânesi olarak Mısırlılardan ele geçirdikleri bir gemi çapasından dolayı, ismini Ankrya koydukları belirtiliyor. (Ank-Grekçe-=Çengel ve kıvrımlı. Gemi çapasının da çengelli ve kıvrımlı olması, bu görüşü kuvvetlendiriyor)

M.Ö. VII asrın ortalarında Doğu Anadolu’ya  gelen İskitler, buradaki Urartu’ ların karşı koymaları ile Orta Anadolu’ya yönelirler. Gordiyon’u tahrip ederek Frigya Devleti’ni yıkarlar ve VII asrın ilk çeyreğinden itibaren Ankara ve çevresinde belli bir süre devam edecek bir hâkimiyet kurarlar.

İskitler’den sonra Ankara ve çevresi, M.Ö. 547’den itibaren Lidya hakimiyeti altına girer. Fakat İran’dan gelen Pers’lerin saldırması sonucu, başkentleri Sard’ (Manisa’nın ilçesi Sardmahmud) a kadar çekilirler ve yenilirler. Özellikle bu dönemde  kullanılan Kral Yolu’un, Ankara’dan geçtiğini yukarıda belirtmiştik.

Pers hakimiyeti, Makedonyalı Büyük İskender’in, Doğu Seferi için Anadolu’ya gelişine kadar devam eder. Kral Yolu ile Gordion’a uğrayan Büyük İskender, burada bir kış geçirerek, M.Ö. 333 yılı baharında, Ankara’ya gelip yaza kadar Pers ordusunu bekler. Daha sonra da Doğu seferine devam etmek üzere, aynı yol ile güneye inerek, Torosları aşar.

Büyük İskender’in hâkimiyetinin ardından, M.Ö 281 yılından itibaren bu sefer de yağmacı ve çapulcu bir Avrupa kavmi olan Galatlar, Balkanlar’ dan  Anadolu bozkırlarına gelerek,  çobanlık yaptıkları Fransa ve Güney Almanya gibi kendi memleketlerine benzettikleri Ankara ve çevresini uygun bulup bu çevrede Galatya adıyla bir devlet kurarlar. Fakat Anadolu’nun yerleşik halkı bu barbar kavmi Romalılar’a şikâyet edince M.Ö. 188 de Roma Konsülü Manliyüs Vulsa Galatları yener ve, bir daha yağmacılık yapmamaları şartı ile barış yapılır. Bu şekilde II.Asrın başlarından itibaren bu bölgede siyasî birliği yeniden kuran Romalılar, Ankara ve çevresinin coğrafî önemi ve ticarî yollar üzerinde bulunması sebebiyle, Galatya’yı bir Roma  eyaleti haline getirirler ve Ankara’yı da bu eyaletin başkenti yaparlar. (M.Ö. 25) Galatya bu şekilde kurulduktan sonra Yabanâbad,  kuzeyde merkezi Gangra (Çankırı) olan Paflagonya Eyaleti sınırları içinde yer alır.

Ankara M.S.(188) II.Asırdan itibaren, Roma ile kurulan sıkı ilişkilerin de sonucu yavaş yavaş büyüyüp gelişir ve en parlak dönemini yaşar.

M.Ö. 391 de Roma üzerine yüklenerek bir koldan Antakya’ya, başka bir koldan da Galatya’ya kadar dayanıp (M.Ö.395-398) Ankara civarına gelen Hunlar’ın, Yabanabad’a gelip gelmedikleri konusunda bir bilgi yok.

M.S. 515/516 yıllarında Sabar (Sibir) Türkleri Anadolu’ya girerek Kayseri, Konya ve Ankara civarlarına akınlar yaparak pek çok ganimet alırlar.

M.Ö. 395 de Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması ile, Doğu Roma (Bizans) hâkimiyet sahası içinde kalan Ankara (ve Yabanâbad), VII. Asır başlarında Sasâniler’in Anadolu’ya düzenledikleri seferler sonucu, 620 yılında hükümdar II.Hüsrev tarafından ele geçirilirse de, kısa bir süre sonra (627) Bizans Hükümdarı Heraklius tarafından geri alınır.

Bu yıllardan itibaren, Arap Devletleri İstanbul’u almak için Anadolu’ya sayısız sefer düzenlediler. Bu amacın gerçekleşmesi için,önemli bir geçit üzerinde bulunan Ankara ve Yabanabad’dan geçmek gerektiğinden, bölge Malazgirt Zaferi’ne kadar  Bizans ve Araplar arasında sürekli el değiştirir. Ankara bu dönemde Müslüman Araplar tarafından Engürü veya diye anılır. Halkın Ankrya sözünü, Farsca üzüm demek olan “Engürü”ye benzetmesi sonucu bu ismi verdiği anlaşılmaktadır.

Şehir Araplar tarafından ilk olarak 654 de işgal edilirse de bir süre sonra Bizans tarafından geri alınır. VIII. asır sonlarına kadar Bizans hâkimiyetinde kalan ve devamlı akınlarla oldukça zayıflayan Ankara, 838 de Halife El-Mu’tasım tarafından zapdedilerek, baştanbaşa yıkılıp yağma edilir. Bundan sonra İslâm ordularının, İstanbul’a ulaşmak için, Yabanabad (Kargasekmez, Azaphane ve Kirmir  vadisi) geçitlerini kullanmış olduklarını söyleyebiliriz,

 ŞELÇUKLULAR DÖNEMİ
ImageÜstünlüğün artık bariz bir şekilde doğuya geçmeye başladığı XI.Asır başlarında, Anadolu’nun doğu sınırlarında tarihin seyrini değiştirebilecek kabiliyette, doğum sancısı şeklinde heyecanlı bir kıpırdanma tezâhür etmektedir.

Bu devir, tarihî kimliğimizin meydana gelip, kemale ermesi bakımından olduğu gibi, asırlar sonrası bazı önemli olaylara zemin teşkil etmesi bakımından da çok önemli ve ilginç bir takım olaylarla dolu olup, bizler için derinlemesine incelenmesi gerekmektedir.

a-Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri:

Arapların Çinlilerle yaptığı Talas savaşında, ezeli düşmanlarına karşı Arapların yanında yer alan Türkler,bu suretle ilk olarak İslamla tanışma fırsatı buldularsa da asıl toplu olarak bu dini kabul etmeleri Karahanlılar zamanına rastlar.

Türklerin İslâm’ı kabul etmeleri başlı başına bir olay olup anlatmaya sayfalar yetmez. Ancak şimdilik Türkler’in kendi dinleri ile bir çok (Tevhid esası, Kurban, Ahiret ve ruhun bekası, göğün katları, cihad Vb.) ortak noktaları olduğu için ve kılıç zoru ile değil gönüllü olarak topluca Müslüman olduklarını belirtelim.  

Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın Orhun kitabelerinde belirttiği tavsiyesine uyarak göçebe hayatı bırakıp yerleşik düzene geçen ve siyasi birliği sağlayan Türkler Cihan hakimiyetine nereden başlayacakları konusunda kararsız durumda iken, İslâmı seçmeleri ile bu düğüm kendiliğinden çözülür ve sebeplerini birazdan açıklayacağımız şekilde Batı’ya yönelmeye başlarlar.

b-Dandanakan savaşı:

Asya’da hükümranlık iddiasında bulunan iki Müslüman Türk devleti olan Selçuklular ile Gazneliler arasında hüküm süren çekişme, nihayet Dandanakan savaşında Oğuz soyunun temsilcisi olan Selçukluların galibiyeti ile sonuçlanır.

Gazneliler’e karşı küçük Oğuz ordusunun bu zaferi, kimsenin hatır ve hayalinden geçemezdi. Oğuzların partiyi kaybettikleri, hiç Horasan’a inmemiş gibi bir istikballe Aral gölü etrafındaki bozkırlara atılacağına herkes emindi. Yalnız Selçuklular bunun aksini düşünüyorlar ve bu düşüncelerine inanıyorlardı.

Dandanakan Türk tarihinin İstanbul’un fethi ve Malazgirt’ten sonra en mühim hadisesidir. Filhakika bin yıl kapalı kıtalarda dolaşan Türkler, Dandanakan ile bir hamlede açık denizlere inmişlerdir. Dandanakan, Osmanlı cihan devletinin kurulmasının uzak sebeplerini hazırlamış, bu inanılmaz mucizeyi mümkün kılmıştır. Bu suretle tarihin dengesi altüst olmuş, mecrası değişmiştir.

c-Büyük Türk muhacereti:

Türk milletinin İslâm dünyasına hakimiyetleri, İslâmiyeti kabul etmeleri ile başlayan büyük Türk muhaceretinin tabii bir neticesidir. Özellikle Anadolu’nun Türkleşmesine sebep olan bu büyük muhaceret olayı olmasaydı ne Selçuklu devleti, ne de Türk hakimiyeti söz konusu olurdu. Bu önemi dolayısıyla bu göçler hakkında esaslı bilgi edinmek, bu tarihî dönüm noktasının ve halkımızın gerçek kökenini öğrenmek bakımından bir zaruriyet olduğu inancındayım.

10.Asır başlarında Çin ve Mançurya’da kurulan Kıtay Devleti 924 de Orhun vadisine  saldırarak,  zaten  yoğunlaşan  nüfusları ve bollaşan hayvanları ile daralan yerlerinde sıkışan Türkleri, yurtlarını bırakıp Batı’ya göç etmelerine mecbur etti. Bu hareket sırasında Türk kavimleri arasındaki kaynaşma sonunda Şaman dinine mensup Başkırdlar, Peçenekler, Macarlar ve Bulgarlar  932 de Karadeniz üzerinden Avrupa ve Balkanlar’a göç ederler.

11.Asır başlarında Kıtaylar’ın, diğer Doğu Türkleri ile beraber Kıpçak, Karluk ve Oğuzlar’a baskı yapmaları sonucu, 2.bir göç dalgasına sebep oldu. Bu göçler Müslüman Oğuzlar’ın (Türkmenler) Selçuklular idaresinde İslâm dünyasına hakim olmalarına imkân verirken, Şaman (Peçenek,Uz ve Kıpçak) Türkler de Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa ve Balkanlar’a göçüyorlardı.

Bütün Avrupa’yı tedirgin eden Şaman Türklerinin bu göçler sonunda Balkanlarda meydana getirdiği hakimiyet uzun sürmez. Bizans bunları (1123) ortadan kaldırıp bir kısmını Balkanlar ve Anadolu’da sınır boylarında iskân eder.       

Şaman dinine mensup olan bu Türk boyları zamanla Hiristiyanlığı kabul ederek kimliklerini kaybetmişlerdir. Ancak Rumeli’deki bu Türk nüfusu, daha sonra buraya gelen Türkmenler tarafından Müslüman edilmişlerdir. Y.Ziya Yörükân, Rumeli’ye geçen bu Türkmenlerin kâmilen Yörük adını almış olduklarını belirtiyor. Fakat Rumeli’deki kadim yerli Türkler’e bazı yerlerde  Gacal, Çatak, Aryan, Pomak ve Bulgar gibi değişik adlar verilmiş

d-Anadolu’nun Müslüman-Türk yurdu haline gelmesi:

Bu göçlerin bizce asıl önemlisi, Hazar’ın güneyinden Anadolu’ya akın eden Müslüman Oğuzlar’ın göçleridir.

Burada enteresan bir nokta da, Türkler’in Batı Milletlerine nazaran, muayyen bir coğrafyada yerleşmekte gecikmiş olmalarıdır. Bu gecikme, asırlarca Asya’da hayvancılığa ve akıncılığa dayanan, “Bozkır Medeniyeti” denilen bir hayat nizâmı içinde yaşamış olmalarından kaynaklanır. Fakat zamanla bu sistemin risklerini anlayarak, VIII.asırdan itibaren, Büyük Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın vasiyetine de uyarak, belirli bir mekânda yerleşip, sürekli devletler kurma amacı güttüler.

Dandanakan savaşından sonra önlerinde hiçbir engel kalmayan Türk boyları hayvanları ile Malazgirt savaşına kadar Anadolu kapılarına gelip dayanırlar. 1018-1021 de Çağrı Bey, 1045 de Kutalmış Bey, 1067 de Afşin Bey Anadolu içlerine sayısız akınlar yapıp, buraların bereketli, yaşamaya uygun güzel bir yer olduğunu ve Rumların da savaşamayacak kadar zayıf oldukları konusunda rapor verirler.

1071 Malazgirt Zaferi ile Bizans ordusu yenilince Anadolu kapıları ardına kadar, heyecanla bekleyen Türk boylarına açılır. Hızla içeri dalan Türkler hiç direnç göstermeyen Anadolu’da o hızla Ankara ve çevresine ulaşırlar. 1073 yılında Ankara Selçuklu Hakimiyetine girer.

1040 Dandanakan zaferi ile başlayıp, 1071 Malazgirt zaferini takip eden yıllarda Türkistan, Horasan ve Maveraünnehir’den yapılan göçlerle Anadolu’ nun etnik yapısı da hızla değişir. Artık bu göçler istila ve yağma şeklinde değil, bir yerleşme ve yurt tutma amacıyla yapılmıştır. Böylece Anadolu’nun, yerli (Rum, Ermeni ve Gürcü) nüfusu, Türk nüfusu karşısında çok azınlıkta kalmıştır.

Bu göçebe Türkmenler hakkında Rumların davranışları da kayda değer. Önceden Türkmen akınlarından şikâyet eden Rumlar, Beylik kurulduktan sonra davranışlarını derhal değiştirip, Bizans’ın baskısı idaresi yerine bu Türkmenler’in hakimiyetini seçiyor, adalet ve güvene kavuşacaklarını umuyorlardı.

İşte Moğollarla Türkler arasındaki esaslı fark budur. Nitekim Selçuklu beylerinin ayrı ayrı Türkmen istilası ilk zamanlarda mecburen bir takım akın ve yağmalara sebep olmuş, fakat devlet kurulunca herşey düzelmiştir. Halbuki Moğol istilası bir devlet idaresinde büyük ordular vasıtası ile ve bir nüfus hareketi olmaksızın, toptan yağma, kıtal ve tahripler eşliğinde yapılmıştı.

Bu büyük farka genellikle dikkat edilmezken, yalnız Rus alimi W.Barthold, Türklerin demokrat, Moğolların da aristokrat bir devlet idaresine sahip olduklarını, Türk beylerinin mevki ve asaletlerine rağmen, Moğollar gibi halka hakaretle bakmadıklarını, bilakis devletin kuruluş ve yükselişinde halka birinci derecede mevki verdiklerini belirtmiştir.

Kesif Türk muhacereti, Anadolu’yu,11.Asrın son çeyreğinde tamamen bir Türk ülkesi yapmıştır. İslâmiyet’in Orta Asya’da kuvvetlendiği 11. asırdan itibaren bilhassa Buhara ve Semerkant gibi ilim ve kültür merkezlerinden gelen ve “Horasan Erenleri” denen ateşli propogandacı derviş gaziler, imânlarını bu aşiretlere aşılayarak onlara kolayca hükmederler. Emirleri altına giren kitleye önce “Cihad” ve “İ’lâ-yı Kelimetullah” umdelerini aşılıyor, sonra bu umdelerin tahakkuku için, gerekli bilgi ve beceriyi veriyor, yol gösteriyor, teşkilâtlandırıp sevk ve idare ediyorlardı. .”Alp” ve “Abdal” gibi ünvanlar da taşıyan bu mürşidler,  önce harb ile Bizans topraklarını işgal ediyor, sonra oraların Türk-İslâm toprağı (Dâr-üs Sulh) haline gelmesi için muazzam bir faaliyete girişiyorlardı.

Tarihin en dikkate şâyan hadiselerinden biri olan bu faaliyet, büyük bir enerji ve mâşerî bir dehâ ile, en müsbet şekilde ve en kısa zamanda netice veriyordu. Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerinin talebeleri olduklarını bahsettiğimiz ve aralarında Mevlana Celaleddin Rumî, Hacı Bektaşî ve Şeyh Aliyyüs Semerkandî gibi önderlerin de bulunduğu bu manevî mimarlar Anadolu’ya Türk-İslâm mührünün vurulmasında bizce en etkin rolü oynamışlardır.

Asırlar süren Türk-Arap akınları, zaten Anadolu’da Rum ve Ermeniler’in köy hayatını temelinden yıkmıştı. Rum ve Ermeni yerli halk, Türk akınları karşısında önce müstahkem kale ve şehirlere, oradan da daha sonra sahillere çekilmişler, böylece Orta Anadolu tamamen Türkleşmiştir.

Doğudan gelen Türk göçmenler, ileri, Bizans sınırı üzerindeki vilâyetlere iskân edilmişlerdi. Bunlar proniyelik vazifesi gördükleri için, bütün enerji kudretleri ile bu topraklara yerleşmişler, saf Türk kültürünü temsil etmişler ve Batı Anadolu Türk beyliklerinin nüvesi olmuşlardır.

Moğol istilâsı ile Kuzeybatı Anadolu’ya yerleşen taptaze göçebe kuvvetler, nisbeten hayatiyetini kaybetmiş yerleşik Türklerden daha canlı ve ateşle hududu muhafaza ediyorlardı. Bunların, anayurtlarını müstevliye bırakmanın kompleksi içinde cihada sarıldıkları muhakkaktır.

Bu yıllarda Kuzeybatı Anadolu’da dünya çapında gelişme istidadı gösteren bir herc ü merç mevcut idi. Bu konuda fazla bir bilgi olmamasına karşı, bu bölgede teşekkül eden dini tarikatlerin, sosyal kitleyi sevk ettikleri muhakkaktı. 

Oğuzların Bozok gurubuna mensup 12 boy Kuzey Anadolu, Üçok gurubuna mensup 12 boy da Güney Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir. Türkiye’ ye yerleşen en kalabalık boy, Selçukluların başında bulunduğu Kınık boyudur. Asalette birinci telâkki edilen ve Osmanoğullarının başında bulunduğu Kayılar, daha sonra Afşar ve Bayındırlar da yoğun olarak geldiler. Kınıklar özellikle Kızılırmak çevresini işgal etmişlerdir.

Oğuz aşiretleri uygun yerleşim yerlerinde iskân edildikten sonra buralara genellikle kendi soyları ile ilgili isimler vermeye başladılar. Çevredeki köylerden Kınık, İğmir, Iğdır, biraz daha ilerlerde Kızık, Çamlıdere’de Peçenek, Bayındır, Çubuk’da Çavundur, Ayaş’da Bayat gibi köyler Oğuz boyu  isimlerini taşımaktadır. Bunun yanında köyün kurucusu olduğu bilinen Dervişlerin isimlerini alan, kendi köyümüz olduğu gibi Taşlı Şeyhler, Ali Dede Şeyhler, Yuva Şeyh, Otacı Şeyh köylerini sayabiliriz. Ayrıca içindeki türbeden veya Alperenlik literatüründen isim alan Erenköy, Tekke gibi köyler de var.

Bozkır kavmi olduğu için önceleri düzlük yerlere yerleşen Oğuzlar, nüfusları çok artınca, dağlara da yayılmaya başlamışlardır.

Selahattin Koçyiğit’ e göre, Orta Asya’dan en son Kıpçak Türkleri’nin bir kolu olan Çıtaklar ilçemize  yerleşmiş. Yazar, sadece ilçemizde değil, Anadolu’nun pek çok yerinde Çıtak olarak bilinen aile ve yer ismi var olduğunu belirtiyor. Türkmenistan’da görev yapan hemşehrimiz Yusuf Akgül ise, Orta Asya’da  Çıtak sözünün, “Çotak” haliyle halâ kullanıldığından bahsediyor.

Burada Anadolu’nun Müslüman Türk kimliği kazanmasında manevi mimar olarak rol oynayan Derviş Gaziler hakkında geniş bir sayfa açmak istiyorum.

Horasan’da Yesevî tarikatının kurucusu Pirî Türkistan Hacı Ahmet Yesevî, ve çevresindekiler, İslâm inancıyla Türk geleneklerini kaynaştırarak bir sentez meydana getirmişler ve İslâm’ı samimiyetle kabul etmişlerdi.

İslâmî Türk kültürünün mimarı sayılan bu gurup, kültürümüzün temel taşları olan unsurları, İslâm gibi sağlam bir harçla örmüşler, sonsuza dek yıkılmayacak dayanıklı bir yapı meydana getirmişlerdi. Sentezci, yani iki farklı unsuru tek bütün haline getiren rolleri ile, tarihte isimlendirilirken de bu rollerini aksettirirler.

Alperen ismi, bu özelliklerin hepsini en iyi şekilde ifadelendiren bir sıfattır. Alp; yiğit, mert, savaşçı demektir. Eren ise, Allah yolunda belli bir mertebeye erişmiş, kendini Allah yoluna adamış kişi anlamındadır. İlk bakışta çok farklı duran bu iki kelimenin, bazı insanların şahıslarında somutlaştığını görürüz.

Alplik, İslam öncesi Türklerde bir unvan veya savaşçılığı ifade eden bir sıfat  olarak kullanılıyordu. Türkler’in İslâm’ı kabulu ile Anadolu’da eli kılıçlı bazı din adamlarının,  tasavvuf  erbabının  faaliyete geçtiği  görülür.  Bu  insanlar  İslâm’ın yayılması için ellerinden gelen gayreti gösteriyor, kimi  sözle kimi zaman kılıçla mücadele ediyorlardı. Söz gibi soyut bir kavramı, kılıç gibi somut bir varlıkla birleştiren bu insanlara,herhalde “Alperen”  den daha güzel bir sıfat verilemezdi.

Aşık Paşazade’nin “Gâziyan-ı Rum”,diğer kaynakların Alpler-Alperenler gibi ünvanlarla zikrettikleri bu zümre, yalnız Anadolu Selçuklularının çökme devrinde değil, daha ilk Anadolu fütühatı esnasında da mevcut bir sosyal kurum idi.

İslâm’dan önce Türklerde “kahraman, cengâver” anlamına gelen ve prenslere de verilen Alp ünvanı, İslâm’dan sonra, hatta Müslüman Türk devletlerinin resmî ünvanlarında bile  devam etmişti. Fakat İslâm’ı kabul ettikten sonra yalnızca “Gazi” lâkabı kullanılmış.

Aşık Paşazade ayrıca Alperen olmak için, kuvvetli yürek, pazu kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir elbise, yay, iyi bir kılıç, süngü ve iyi bir arkadaş olmak üzere dokuz şartın arandığını da kaydediyor.

Kırmızı Ebe’nin de içinde bulunduğunu var saydığımız “Bacıyân-ı Rum” zümresi, tarihçilerden sadece Aşık Paşazade’nin kayıtlarında geçiyor. Bu kadınlar uc beyliklerindeki Türkmen kabilelerin silâhlı ve cengâverleri olarak anlatılıyor.

       Alplik ile Erenliği şahsında birleştirip, Anadolu’nun fethinde ordu içinde yer alan, diğer zamanlarda tekkelerde öğrenci yetiştiren bu seçkinler, kendilerinden sonra gelenlere yol göstermişlerdir. Alperenlik,yüksek ahlâk ve savaşçı ruh isteyen bir mertebedir. Onlar İslâm’ın yoğurduğu çelik gibi bir şahsiyete ve yılmaz bir savaşçı iradeye sahiptirler. Halk arasında öyle kabul görmüşlerdir ki, çoğu dağ başlarında olan türbeleri bile bu gün pek çok insanın ziyaretgâhı halindedir.

       Derviş Gâziler, 11.12. ve 13.asırlarda, Anadolu’da henüz fethedilmemiş olan yörelere, yol ağızlarına, boğazlara tekkelerini kurmuşlardır. Bu Tekkeler Türk ordusunun karakolu durumundaydı.

      Bu dervişler Hiristiyan ülkeleri, kısa zamanda Türk toprağı olarak devlet sınırları içine dahil etmişlerdir. Savaşçı niteliklerinden dolayı Alperenler, kültür tarihimizde “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak da anılmaktadırlar.

       Ahmet Yesevî’ den aldıkları ilhamla yola çıkan bu şahısların, kılıç ve sözleri olduğunu belirtmiştik. Fakat onların sözle yaptıkları cihad daha dikkat çekicidir. Dünya tarihinde diğer fetihlerden sonra meydana gelen ayaklanma ve direnmeler olurken, bu Derviş Gaziler, Anadolu’daki yerli halkın ruh dünyasını ele geçirdikleri için herhangi bir direnme ile karşılanılmamıştır.   

        Hoca Ahmet Yesevî’nin talebeleri olan Derviş Gâziler, bir çarık bir asa, birkaç baş hayvan ile yerleştikleri yerlerde, ilkin yerli halkdan biraz uzak, tereddüt içinde geçen bir zamandan sonra yerli halka yapılan karşılıksız iyilik ve yardımlarla meydana gelen güvene dayalı dostluk, asırlarca sürecek, kardeşce  bir  arada  yaşama düzeninin temelini oluşturur. O Cennetmekân Derviş  Gâzilerin    tesis  ettiği  sıcaklık ile, Bizans’ın zulmünden  bunalan yerli halk,  Türkmen göçü dalgasına hiç direnç göstermez ve zamanla sosyal bir kaynaşma meydana gelir.

       Batılı kaynakların: ”Türkler, yerli halkı Bizans’ın zulüm ve fenalıklarından korumak için, tanrı tarafından gönderilmişdir.” Diye bahsettiği Türk Beğleri, Moğollar gibi yerli halkı asla hakir görmeyip, onlara insanca yaklaştılar.

       Üzerinde yaşadığımız ve “Anadolu” olarak isimlendirdiğimiz toprakların Bizans dönemindeki adı; Lâtince “Güneşin doğduğu yer” anlamına gelen Anatolia’ dır. İslâm tarihi kaynaklarında ise Diyar-ı Rum (Rum ülkesi) olaerak geçen bu ellere Anadolu isminin verilmesi, mutasavvıf Derviş Gâzilerin diliyle olmuştur.

       Bu Derviş Gâzi’lerden biri de, bugün Taşlıca Köyü’müzde medfûn bulunan Kırgız Ebe ve oğlu Oruç Gâzi’dir. Bu iki Türk-İslâm mücâhidinin kabirleri sanki, halâ o eski yaşadıkları yeri geçmişte olduğu gibi bugün de muhafaza etmek ister gibi  köyün  girişinde  ve   çıkışındadır.  Kaynaklara  göre  Kızılcahamam’ın, kaydı

bulunan en eski Türk-İslâm yerleşim yeri olduğu bilinen Taşlıca Köyü’nde vuku bulan ve yaşadığımız bu topraklara  Anadolu  isminin  verilmesine vesile olan menkıbenin geniş seyri  kitabımızın turizm bölümünde ele alınmıştır

       Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1220-1237) ordusu ile seferde iken yolu üzerindeki Taşlıca’ya uğrar ve burada  Kırgız Ebe’nin, askerlere ayran ikrâm ettiği sırada gösterdiği keramet karşılığı, Kırgız   Ebe’nin dileği üzerine buraları onun evlatlarına yurtluk olarak bağışlar. Köye de vergi muafiyeti tanınır. 

         Taşlıca Köyü’ne tanınan bu vergi muâfiyeti Osmanlılar döneminde de yürürlükte kalıp, Cumhuriyet’e kadar devam eder ve 1925  sonrası siyasî, sosyal ve ekonomik düzenlemeler çerçevesinde kaldırılır.

       Keramet ehli biri olmasından dolayı, Allah’ın veli kulları arasında olan Kırmızı Ebe ve ailesinin, sıradan bir göçmen ailesi olmayıp, Hacı Ahmet Yesevî’ nin talebelerinden birisi olduğu hükmünü çıkarabiliriz. Bu topraklara yerleştiği tarih olarak da, Melik Mesud’un Ankara’nın kuzeyini fethettiği 1197 veya sonraki 5-10 yıl olarak söylememiz mümkündür.

       Çünkü, bu tarihler, Hacı Ahmet Yesevî’nin, talebelerine vasiyeti üzerine ölümünden (1166) sonra Anadolu’ya gelmiş olabilecekleri tarihlere yakındır. İkinci bir hareket noktası da, Kırmızı Ebe’nin,Hacı Ahmet Yesevî’nin,yıllar önce Türkistan’da gösterdiğine benzer bir keramet göstermiş olmasıdır ki, bu özelliğin kendisine Hacı Ahmet Yesevî’den tevarüs etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Azı çok etme kerameti, manevî yönü çok fazla kişilerde görülen bir haldir.

       Tarihin akışına dönersek,1176 Miryakefalon zaferinden sonra, 2.Kılıçaslan töre gereği ülkeyi oğulları arasında pay ederken Ankara ve kuzeyini (Çankırı ve Kastamonu dahil) oğlu Ankara meliki Muiniddin Mesud’a bıraktığını görüyoruz.

       Melik Mesud, Bizans’a karşı Sakarya vadisine kadar yaptığı fetihlerle, 1197 de Devrek’i Türk topraklarına katar. Devrek’in fethi,Gerede ve Yabanâbad’ın bu tarihten önce veya en azından aynı yıl Selçuklu hakimiyetine  girdiğini gösterir.

     Bu dönemlerde Ankara ve Kastamonu çevresine dağınık halde 100.000 çadırlık (=400. 000 kişi) Kayı Türkmen topluluğu yerleştirilmiştir.

       En önemli Anadolu beyliklerinden olan Candaroğulları Beyliği’nin sınırları içinde bulunan Yabanâbad, beyliğin başta Osmanlılar olmak üzere diğer beyliklerle irtibat noktasında ve aynı zamanda beyliğin eğitim ve kültür merkezidir. Bu dönemde daha da önem kazanan Yabanâbad’ın kuzey (Güvem) bölgesinin idaresi, Candaroğlu İsfendiyar Bey tarafından oğlu Hızır Bey’e verilmek istenir. Buna karşı çıkan öteki oğlu Kasım Bey’in Osmanlılar’a başvurması sonucu Çelebi Mehmet’in bölgeye yürümesi üzerine, bölge idaresi Kasım Bey’in üzerinde kalır. (1417) 

       Moğollarla yapılan Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular’ın yenilmesi sonucu, 1243-1277 arası Ankara Moğol hakimiyetine girer. Bu yıllarda Moğol baskısından kaçan Türkmenler, ilk fetih dönemlerinde olduğu gibi büyük gruplar halinde Anadolu’ya girdiler. Bu göç ile,sahip oldukları menkul kıymetleri ile az çok müreffeh bir takım köylü halk, zengin tüccarlarla beraber, Moğol saldırısından       kaçan çok sayıda ilim adamı, sanatkâr, dinî lider, şeyh, derviş ve baba Türkistan ve Horasan’dan Anadolu’ya geldi ve bu göç dalgasından sonra Türkler Anadolu’da % 85-90 (Özellikle köylerde % 100 e yakın) bir yoğunluğa sahip oldular.

       Bu şekilde Anadolu’ya gelen başka bir zümre de göçebelerdir. Bunlar ayrı ayrı yayla ve kışlaklarda yaşayan yarı göçebe unsurlardır. Kendi ihtiyaçları kadar biraz ziraatle meşgul olmakla beraber, bilhassa hayvan sürüleri yetiştiriyorlar, Orta-Asya’dan getirdikleri halıcılık ve nakliyecilik de onlar için mütemmim bir üretim vasıtası oluyordu. O zamanlar Anadolu’nun pek meşhur olan atlarını yetiştirenler, halılarını dokuyanlar bunlardı.

       12.asrın sonlarına doğru, yıllar süren fütühat ve istiladan sonra nüfus yavaş yavaş oturmaya başlar. Köyler önemli bir çoğunluk idi. Orta-Asya’da köyde yaşayanlar, göçlerden sonra Anadolu’da da derhal köyler kurup zirai üretime başladılar. Bu arada gayrimüslimlerin kurdukları köyler de zamanla Türkleşti. Köyler özellikle ticaret yolları, büyük şehirlerin çevresi ve maden bölgelerinde kurulmuşlardı. Fakat yol güzergâhındaki köyler daima tahribata uğruyorlardı.

       Köylerde kendi toprağını işleyen az sayıda çiftçiden başka, toprak sahibi olmayıp belli bir ücret karşılığı rençberlik edenler veya başkasının toprağını kendi sermaye ve gücü ile işleyerek yarıcılıkta bulunanlar da vardır ki, köy halkının çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. Bunlardan başka köy arazisinin büyük kısmını kendi ellerinde toplayarak onları rençberlerle işleten, yarıcılığa veren, sayıları az da olsa bir köy aristokrasisi mevcut idi. Bunlar köyün hakiki hakimleri idi.

       Köylerde kendi toprağını işleyen az sayıda çiftçiden başka, toprak sahibi olmayıp belli bir ücret karşılığı rençberlik edenler veya başkasının toprağını kendi sermaye ve gücü ile işleyerek yarıcılıkta bulunanlar da vardır ki, köy halkının çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. Bunlardan başka köy arazisinin büyük kısmını kendi ellerinde toplayarak onları rençberlerle işleten, yarıcılığa veren, sayıları az da olsa bir köy aristokrasisi mevcut idi. Bunlar köyün hakiki hakimleri idi.

       Y.Ziya Yörükân, bu dönem Anadolu’sundaki köylü kesimini; Türkler (Eskiden burada bulunmuş ve Türkmenler geldikten sonra Müslüman olmuşlar), Türkmenler  ve Yörükler olmak üzere üç kısımda inceliyor. İfadesine göre Türkmen ve Yörükler Anadolu’ya sonradan,  muhtemelen Türk muhacereti sırasında geldiler.      

       Selçuklu idaresi, harp ve anarşi neticesinde zarara uğrayan, dağılan köyleri mümkün olduğu kadar himayeye, belli bir zaman için vergiden muaf tutmaya, hatta onları tohumluk ve çift hayvanları ile donatmaya dikkat ediyorlardı.

       Oğuzlar’ın önemli bir kolu olan Kayılar, Selçuklular devrinde genel Oğuz muhaceretine katılarak Batı’ya gelmişler, Anadolu’ya gelenler muhtelif parçalara ayrılarak çok dağınık sahalarda yerleşmişlerdir. Özellikle Amasya, Çorum, Çankırı, Kuzeybatı Ankara, Bolu, Eskişehir, Muğla, Burdur, İsparta ve Bilecik çevresinde yoğunluk görülüyor. Buralarda hala Kayı isimli köyler var.     

       Yabanâbad’da ilk meskenleşme büyük çapta çiftlikler şeklinde olup, az sayıda da mezraa bulunmaktadır. Anadolu’daki iskân şekilleri içinde en eski ve köklü ünitelerden biri olan çiftlikler, çok defa bir veya birkaç ailenin geçimini ve yerleşimini sağlayan, genişçe bir toprak parçası üzerinde kurulmuş küçük bir yerleşim alanı ve iskân tipidir. Yabanâbad’daki çiftlikler muhtemelen, bu gün köylülerin verana / viran dedikleri, eski Bizans veya daha eski iskân yerlerinin uzantısıdır. Bunların bir kısmı babadan oğula intikal ederken, bir kısmı da daha sonra vakfa dönüştürülmüşlerdir.  

       Anadolu’nun fethinin ardından, iskânın öncüleri Derviş Gazi’lerdir. Bu gün en eski iskân kaydı Taşlıca Köyü’ne aittir ve Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ ın (1220-1237), o zaman bölgede yerleşmiş olan Kırgız Ebe’ nin oğlu Oruç Gazi’ye köy arazisini çiftlik olarak vakfettiğini gösteren vakfiyedir.

      Bütün bunlara karşı Yabanâbad’da Türk Köyleri, Vakıf veya Tımar Çiftlikleri’ nin etrafına kurulmuştur diyebiliriz. Kendilerini emniyete almak için göçebe Türk aileler, başka yerlerden gelerek çiftliklerin etrafına yerleşip, zamanla buraların köy olmalarını sağlamışlardır. Prof  Dr. Fuat Köprülü’ ye göre Ankara Savaşı’ ndan sonra, Çelebi Mehmet idaresi altında bulunan yerlerde kurduğu tımarlar sayesinde, kardeşlerine karşı başarı kazanmış ve padişah olmuştur.

      Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular’ın yenilmesi sonucu, 1243-1277 arası Ankara Moğol hakimiyetine girer. Bu yıllarda Moğol baskısından kaçan Türkmenler, ilk fetih dönemlerinde olduğu gibi büyük gruplar halinde Anadolu’ya girdiler.

      Moğollar’ da önce Anadolu’ya gelmiş olan çok sayıda dinî lider, şeyh, derviş ve baba, yeni gelen ve yarı Şamanist olan bu Türkmenlere İslâm İnancını tam olarak benimsettiler ve uclarda ki savaş kutsal bir anlam kazandı. Bu durum da yayılmayı artırdı. Bu ikinci göç dalgasından sonra Türkler Anadolu’da % 85-90 (köylerde % 100 e yakın) bir yoğunluğa sahip oldular. Ankara’da  İlhanlılar (1304-1344) devresindeki bu hakimiyet Eretna Devleti kurulana kadar devam eder (1304) ve Ankara’da Osmanlılar’a kadar sürecek bir Ahî yönetimi kurulur. 

OSMANLI DÖNEMİ
ImageAnkara, Ahî yönetiminde iken, stratejik öneminden dolayı, Osmanlı hükümdarı Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa tarafından fethedilir (1354). Fakat bir süre sonra Ahiler tarafından geri alınınca, bu sefer de Osmanlı hükümdarı I.Murat  tarafından çevresi ile beraber (Yabanabad dahil) Osmanlı topraklarına katılır. (1362) Bir  rivayete  göre  Ankara, şehrin  uluları  tarafından  I.Murat’a hediye edilir. Bu dönemde Ankara, yoğun Türk nüfusuna olan ihtiyaç ve stratejik öneminden dolayı Karaman Beyliği ile çekişme alanı haline gelir ve birkaç defa el değiştirir.  Bu yıllarda Yabanabad’ın doğu ve güneyi Osmanlı Beyliği, batı ve kuzeyi de Candaroğulları Beyliği hakimiyetnindedir.  

       “Yabanâbad” adını ilk ne zaman aldığı bilinmemekler beraber, 1423 tarihli ilk tahrirde zikredilen “Yabanova” adının Selçuklular’dan intikal ettiğini kabul etmemiz gerekir. Bu tarihte verilen Yeğen Bey Vakfiyesi’ne konu olan vakıfların kaynağı ilk Osmanlı dönemine kadar gitmektedir. Yani bölge-yer isimlendirme ve tanımlamaları II.Murat devri tahrirlerini esas almakta, onlara da Selçuklular’dan intikal ettiği anlaşılmaktadır.

      Burada Yabanâbad tarihinde önemli bir yere sahip olan, ileride sık sık karşımıza çıkacak olan Turasan Şah Bey’den söz etmemiz gerekir. XIV.asır ortalarında Horasan’dan gelen Turasan Şah, ”Bey” ünvanı ile Ankara bölgesine yerleşmek istediğinde, sık ormanı, soğuk ve bol suyu ile temiz havasından dolayı, o zamanki adı Akçakavak olan 10 hanelik Tekke (Verimli) köyünü seçer ve  köy bundan böyle Beyköy olarak anılmaya başlar. Zamanla etrafındaki 5-10 hanelik köyler (Ortaköy, Verana, Hacıköy ve Omurlar) eşkıya korkusu ile Bey’in himayesine sığınıp Beyköy ile birleşirler.

      Bundan, güç ve nüfûzunun çok fazla olduğunu anladığımız Turasan Şah Bey, 1354 de Ankara Kalesi’nin fethine  babası ile birlikte katılır. Yabanâbad’da daha sonra kurulan en zengin vakıflar O’na ait olduğuna göre, bu zenginliğini ve nüfûzunu bu sırada elde etmiş olması muhtemeldir.

      Ankara Kalesi’nin fethinden sonra bölgede kalıcı Osmanlı hakimiyetinin kurulması için başlatılan ilhâk mücadelesine de katılarak, bu sırada  elde ettiği başarı ile yarı müstâkil bir otorite kuran Turasan Şah Bey’e,”Bölgenin bir bölümünün ilhâkla elde edilmiş ilk sahibi” olması sıfatı ile, memleketi imar-ihyâ ve iskân etmesi şartı ile II.Murat tarafından ilk mülkiyet beratı verilir.

      Buradaki Virancık (Örencik) köyü ise 1.Murat zamanında İskender Bey’e ait iken, iki hisseye ayrılıp II.Murat zamanında Ahi Paşa ve Ahi Arif’e satılır.

      Turasan Bey vakfı hakkında, Fatih Sultan Mehmet’in gönderdiği berat ise 1463 Mart’nda deftere işlenmiştir. Defterde Hiristiyan halkın; İstanoz, Güdül, Keşanuz ve Erkeksu karyelerinde yaşadığı anlaşılıyor. Yabanâbad’da ise herhangi bir gayri müslim unsur yok.

      Güdül’de 11 hane “Kefere-i Güdül” ismi ile kaydedilmiş. Keşanuz (Yeşilöz)’da 1600 akçalık epeyce fazla cizye miktarı, buradaki Hiristiyan reaya miktarı hakkında bir fikir verebilir.

           2.Mahmut zamanında, göçebelerin  azgınlıkları çoğalıp şikâyet konusu olunca, Ankara sancakbeyliği, kaza kadılıklarına gönderdiği fermanla, Kürt göçebelerinin kışlaklarına dönerken, Şorba kazası köylerinde arazi ve hayvanlara zarar verdiklerinden bahisle gerekli tedbirin alınmasını ister. Gerçekten  Kürt göçebeler, 1824 sonbaharında hayvanları ile Şorba kazası sınırları içinden geçerken, halkın 2000’e yakın koyun ve keçi, 350 den fazla beygir-kısrak, 200 kadar kara sığır-öküz ve 65 den fazla merkebini gasp etmişler, ekili araziye zarar verip bunlara engel olmaya çalışan halkı dövmüşlerdir. Ayrıca bu Kürt göçebeler Taşlıca’ya uğrayıp, köy halkından Mehmet isimli birinin kızına tecavüz etmişler.

       Bu bilgiyi açıklayan Seyfettin Bey, ayrıca köyümüzün Çaltı tarafındaki Kürt konağı mevkiinin, bu göç hareketleri sırasında bahse konu Kürtler tarafından kullanıldığı ve bu yüzden bu bölgeye Kürt konağı denilebileceği üzerinde duruyor.

      Başta Anadolu’nun fethinde görev alan beylerinkiler olmak üzere mülkler, daha II.Murat (1421-1451) zamanından itibaren vakfedilmeye başlanır. Gelirleri ile  Yabanâbad’ın gelişmesinde büyük bir paya sahip olup sonraki bölümlerde geniş olarak ele alınacaklardır.                       

      Yabanâbad’da iskânın temeli olarak kurulan bu vakıf ve tımar çiftliklerinin etrafına kurulan Türk Köyleri isimlerinin bir kısmı Beylerin ismini, bir kısmı aşiret, boy veya cemaat ismini, bir kısmı çevrede icra edilen sanat ve çevrenin ekonomik özelliklerini, bir kısmı çevrede yaşamış evliya veya türbe ismini, bir kısmı çevrenin arazi şekillerini, bir kısmı Rum ismi ile kalırken bir kısmı da renklerle tasvir edilmiştir. (Örnekler idarî bölümde detaylıca ele alınacaktır.)

      Bursa-Tebriz İpek Yolu  (Ankara, Çankırı, Çorum, Amasya, Tokat, Erzincan, Erzurum ve Aras) üzerinde bulunan ve içinde Yabanâbad’ın da bulunduğu Ankara’nın kuzeyindeki Candaroğulları Beyliği’ne ait önemli merkezlerin, Osmanlı kontrolünde tutulması meselesi yüzünden, Yıldırım Bayezid zamanında  Osmanlılar ile Candaroğulları arasındaki mücâdelelere mekân olur.

      Ankara Savaşı’nda (28 Temmuz 1402), Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid’in, ordusu ile, bugün Çubuk ile Kızılcahamam arasında yer alan Yıldırım Ormanları’nda otağ kurduğunu bazı kaynaklar anlatıyor. Başka kaynaklarda da Timur’un Kızılcahamam yakınlarında mevzilendiği ve fillerini Işık Dağı eteğindeki ormanlarda sakladığı belirtilir. Hemşehrimiz Hüseyin Çınar; “Osmanlıdan Cumhuriyete Çubuk Kazası” isimli eserinde ise Yıldırım’ın otağını Esenboğa yolu yakınında Melikşah köyü yanında, Timur’un ise Pursaklar’ın batısında Kuşçu Dağı’nın Sirkeli’ye bakan eteklerinde kurulmuş olduğunu belirtiyor. Belgelere dayandığı için bu görüşün doğru olması gerekir.

     Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusundaki Rumeli kuvvetleri içinde bulunan Çıtak boyu Türkleri’nin, savaşdan sonra geri dönmeyip bölgede yerleşmiş olmaları ve bu günkü Çıtak kökünün temelini teşkil etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bugün bölgedeki köyler (1840dan itibaren) hep Yıldırım ön adı ile (Yıldırım Ören, Yıldırım Hacılar, Yıldırım Çatak, Yıldırım Demirciler, Yıldırım Olucak gibi) anılır. 

      İlçemizin Eğerli ve Semer bölgelerinde Ankara Savaşı ile ilgili bir tesbit var. Bölgeye ilk gelen aşiretlerden atları eğerli  askerler, Başköy, Alveren Köyü tarafında, atları semerli olanlar ise Semer tarafında yerleşmiş olduklarından bölgeye “Eğerli” ve “Semer” ismi verilmiş olduğu belirtiliyor.

      Ancak bu isimlerin bölgede bir zamanlar bulunabileceği mümkün olan “Eğercilik” ve  “Semercilik” gibi sanatlarla da ilgili olabileceği gibi, bölgedeki Eğri akarsuyunun zamanla bozularak Eğerli almış olabileceği de mümkündür. Çünkü Başköy 15. ve 16. asır sayımlarında Baş İneğrilü olarak geçiyor.  Eğrili ismi sanki sonradan Eğerli olmuş gibi.

       Savaştan hemen sonra Timur 8 gün kadar Ankara’da kalır. Aksak köyü, ismini Timur’ un lâkabı olan “Aksak” dan almıştır. Bilindiği gibi Timur’un bir bacağı hafif sakat olduğu için aksayarak yürürmüş.

       Bu savaşta Yıldırım’ın, yenilmesi ile başlayan Fetret Devri’nde Ankara Yıldırım’ın oğulları arasında devamlı el değiştirir. Mehmet Çelebi’nin Anadolu’ yu ele geçirdiğini gören Süleyman Çelebi, kardeşi İsa Çelebi’yi bir ordu ile Bursa’ya gönderir. Beypazarı’nda Karaman ordusu ile çarpışarak buradan Bursa’ya gelen İsa Çelebi, Mehmet Çelebi’ye yenilerek, İsfendiyar Beyliği’ne sığınır.

      İkisi Ankara’yı Mehmet Çelebi’den geri almak isterlerse de Gerede’de yapılan savaşta yenilirler. Bunun üzerine diğer kardeş Süleyman Çelebi taze kuvvetlerle bizzat ordusunun başında Ankara kalesini kuşatır ve kenti alır.

      Böylece Ankara Yıldırım’ın oğulları arasında devamlı el değiştirir. Yabanâbad ise merkezî bir noktada mücadeleler sırasında yapılan seferlere uğrak ve konaklama yeri olarak kullanılır. Sonuçta Çelebi Mehmet’in Osmanlı tahtına oturması ile Anadolu Eyaleti’ne bağlı bir sancak olarak kalır.

       Sultan II.Murat zamanında Hacı Bayram Velî’ nin Ankara’da yaşadığı yıllarda köylerine varana kadar imar edilir. Fatih Sultan Mehmet zamanında ise, Karaman Beyliği ile mücadele yıllarında dâimi bir uğrak yeri olur.

       Anadolu Beyliklerinin en önemlilerinden olan Candaroğulları Beyliği sınırları içindeki Yabanâbad, bu beyliğin, başta Osmanlılar olmak üzere diğer beyliklerle irtibat noktası konumunda ve beyliğin eğitim ve kültür merkezidir.

      Bu dönemde daha da önem kazanan Yabanâbad’ın kuzey (Güvem) bölgesinin idaresi, Candaroğlu İsfendiyar Bey tarafından oğlu Hızır Bey’e verilmek istenir. Buna karşı çıkan öbür oğlu Kasım Bey Osmanlılara başvurunca Çelebi Mehmet’in bölge üzerine yürümesi üzerine bölge idaresi Kasım Bey’in üzerinde kalır. (1417) Kasım Bey, Çelebi Sultan Mehmet’in damadıdır ve İstanbul’ un fethine katılmıştır.

       Bölgedeki Kasımlar köyü, adını o günlerden alır ve o döneme ait önemli kültür izleri taşır. Hıdırlar adı da, İsfendiyar Bey oğlu Hızır Bey’den kalmıştır.

      Osmanlılarla yapılan savaşda yenilerek Candaroğulları’na sığınan Menteşe Beylerinden Mahmut Bey, Kızılcahamam’ın kuzeyinde (İyceler Köyü’nün Menteşeler Mahallesi) yer alan ve günümüzde Menteşeler adı ile anılan havalide yerleşmiştir. Şu anda bölgede yaşayan Kara soyadlı sülâle bunların devamıdır.

       XV. Asrın ikinci yarısında ise Güvem ve kuzey bölgeleri Candaroğulları’ ndan İskender Bey bin Mehmet Bey’in mülküdür. Bölgeye ismini veren İskender Bey, elindeki arazileri vakfettiği halde Seyhamamı’nı mülkiyetinde bırakır. Eski ismi Kilise olan Seyhamamı’ ndaki kilise, muhtemelen İskender Bey zamanında yıkılarak, yerine bir cami inşa edilmiştir. 

      Osmanlı arşiv belgelerinde “tabî-i Binari” ip ucuyla belirtilen “Ilısu” köyünden bahsediliyor.  Bu durumda Ilısu köyünün, geçmişte Binari kazasına bağlı bir köy olduğu söylenebilir. Belgelerde Binari’ ye bağlı diğer köyler ve Sey Hamamı civarında sıcak su kaynaklarının bulunduğu dikkate alındığında Ilısu köyünün Güvem çevresinde bir köy (veya mezra) olduğu söylenebilir. 

      Keza Seyhamamı’ nın bağlı olduğu Yukarı Kese köyünde önemli bir yere sahip Deli İmam ailesinin ILIPINAR soyadının da ILISU bağlantılı olduğu varsayımı göz önünde tutulabilir.

     XIII asır sonları-XIV asır başları  arasında bir Horasan ereni olan Şeyh Ali-yüs Semerkandî (K.S.) hazretleri de Yabanâbad’ı şereflendirir. M.1320 de İsfahan’da doğan ve Hz.Ömer (R.A)’in dördüncü batından torunlarından bir sülâleye mensup olan bu zat, Semerkant ve Buhara’da ilim tahsil edip kemâle erdikten sonra Anadolu’ya gelir. İrşâd vazifesine önce Karaman’da devam eden Şeyh, buradan Çankırı İli Eskipazar ilçesi Şeyhler Köyü’ne,  daha sonra da Yabanâbad’a gelerek o zamanki adı Kuzviran kâriyesi olan Çamlıdere’ye yerleşir. Bu belde Şeyh’in yerleşmesinden sonra Ali Dede Şeyhler Kâriyesi olarak ün yapar. Köy Şeyh’in mülkü olan çiftlik yeri ve değirmeni vakfettiği zâviye yanında ileride bir de camii yapılmasıyla gelişmeye başlar. (Şeyh’e ait geniş bilgi ilerde  verilecekdir.)       

       Şeyh’in kerâmetleri arasında “Sığırcık-veya çekirge- suyu vardır ki, Eskipazar Şeyhler Köyü’nde bulunan bu su, arâzi ve ürüne zarar veren haşarâta karşı, usülüne uygun olarak kullanılırsa, haşaratın olduğu yerde karınları altı beyaz Sığırcık kuşları meydana gelerek zararlıları yok etmektedir. 51 Haziran 1571 tarihli ve padişah II.Selim’in mührünü taşıyan fermanda; ”Şeyh’in evlâtları olan ve sığırcık suyuna memur   edilen   kişilerin   her   türlü   vergi   ve   angaryadan muaf oldukları ve kendilerine hiç kimsenin zulüm ve baskı yapamıyacağı, bu muafiyetlere ilişkin ellerinde Hüccet-i Şerif  olup bunun her zaman geçerli olduğu” belirtilmektedir.  (Bu fermanlar her padişah döneminde yenilenmektedir.)

      Bölgeye Horasan Erenlerinin yerleştiğine bir başka örnek de, Güvem Hıdırlar Köyü camii yanındaki Horasanlı Abdullah türbesi. Fakat bu merhum zata ait bugün herhangi bir bilgiye rastlanamadığı gibi türbesinin yerinde de yeller esiyor.

      Osmanlılar’ ın Rumeli’ye geçtiği 14. asır ortalarından başlayarak, bu bölgenin geniş anlamda Osmanlı hakimiyeti altına girdiği II.Murad ve Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar, Anadolu’dan özellikle Türkmen aşiretlerinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden çok sayıda insanın buraya yerleştirildiği malûmdur. Ali Kemal Balkanlı’nın “Şarkî Rumeli ve Buradaki Türkler” eserinde, Yabanâbad’ dan yüzelli hane Türk’ün, Edirne Eyaleti’nin Filibe Sancağı’na bağlı Hasköy yakınlarındaki Uzuncaâbad’a nakledilerek iskân edildiği belirtilmektedir. Bu iskândan sonra Firdevs-Âşiyan Mahmud Paşa’nın bölgeye som taştan tam kârgir maa şadırvan, hamam, bir cami-i Şerif, bir mekteb-i münif, on kadar medrese odası, bir dershane ve hademe odaları inşa etmiştir.

      Aynı eserde, Hasköy ile Uzuncaâbad arasındaki mesafenin bir milden az olduğu, bölgenin kara ve demiryolları kavşağında bulunduğu, ipek, susam, anason, pamuk, tütün ve üzüm yetiştiği, tavukçuluk ve hayvancılık yapıldığı belirtiliyor. Ayrıca yakın bir yerde kaplıcalar da bulunan bölgeye sonradan Bulgar göçmenleri de yerleştirilir. Fakat 1912-13 Balkan savaşı sırasında bütün Türk evleri yağma ve tahrip edilir, camiler yıkılır, camii vakfı olan büyük han da yakılır.

       Rumeli’de  Türklerin Anadolu’dan götürülüp yerleştirildiği yerlerden biri de Çırpan ilçesidir. Ahmet Hezarfen, bunların Yabanabad Çırpan köyü ahalisi olduklarını söylüyor. Belgelere  göre, buradaki Çırpan ilçesi Ali Paşa köyü ahalisi Aralık 1811 de İstanbul’da Divan-ı Humayun’a gönderdikleri dilekçelerinde, yol üzerinde bulunan köylerinin Dağlı eşkiyasının hücumuna uğrayıp yakılıp yıkıldığını ve bu köyün yerine yeni bir köy kurmak istediklerini belirtiyorlar.

      Kanunî Sultan Süleyman devri (1520-1566) başları ve II.Selim devri (1566-1599) sonlarında yapılan sayımlardan anlaşılmaktadır ki, Yabanâbad XVI:Asırda en parlak devrini yaşamıştır. Nüfus ve üretime paralel olarak refah artmış, ekilebilir alanlar genişlemiştir.

      Alışılan yerleşik düzenin gerektirdiği hayat sürerken, yayla zamanı çıkan tatsızlıklar, köylerde bazan vukû bulan adî vakâlar ve sipahilerle aralarında çıkan nizâ (Kavga) lardan çok, halkı yağışlı ve meyilli arâzilerinde bazı yıllar akarsuların taşıp  ürünü mahvetmesi, değirmenlerin yıkılması, bataklık ve salgın hastalıklardan dolayı tabiatla giriştikleri bitip tükenmek bilmeyen mücadeleler etkiliyordu.55

       Merkezden uzak sarp yerlerde kurulan bazı köylerin halkı, bilhassa kış mevsiminden yolların kapanması, yapılan tehlikeli yolculuklardan korktukları, davarların bazılarının helâk olduğu ve hırsızlar tarafından gasp edildiğinden şikayetçidir. Yabanâbad’ın Öremiş köyü halkı bölgelerinin imardan uzak olduğu ve güvenlikten yoksun olduğu için Ankara Kadısına müracaat ederek köylerinin Derbent olmasını isterler. (Kasım 1568) Köylünün bu isteği padişaha bildirilir.

       Divan-ı Humayun’dan (Yabanâbad veya Ankara kadısı olduğu anlaşılan) Rahmi Bey’e yazılan yazıda ise konunun araştırılması, adı geçen köyün korkunç ve tehlikeli yerde olup olmadığı, bunun için Derbent olması gerekip gerekmediği, köyün eskiden beri mamureden uzak olup olmadığı hususunun bildirilmesi istenir.

      Anadolu’nun Celâlî isyanlarla sarsıldığı XVI. Asır sonlarından itibaren, Osmanlı Devleti’nin oldukça sağlam iktisadî ve millî sebeplere dayanan bu hareketi bastırmakta zorlandığı görülür. Toplum için tehlikeli hale gelen bu isyanlar üzerine köylü, yol kıyısında ve ovadaki köyünü bırakarak, Celâlilerin erişemeyeceği gözden uzak noktalarda 5-10 haneli köyler kurarak buralarda yerleşmeye başlamış. 57 Bu gün elverişsiz yerlerde toplanmış akıl dışı gibi görünen dağınık köylerimiz bu kaçışın bir göstergesidir. Atların tırmanamayacağı ve barınmanın zor olduğu dağ dorukları ve yol vermeyen orman izbeleri gibi yerleşim yerleri bölgemizde fazlasıyla mevcuttur.

      İdarî bölümde, bahsedeceğimiz Altıviran köyü de belki bu şekilde kayboldu. Çünkü kuytu sahalarda kurulan köylerimizin çoğu günümüze kadar gelmişken, açık sahalarda kurulu olanların çoğu silinmiş, dağılmış veya yer değiştirmiş.

      Kendini korumakla görevli devlet memuru ve paşadan bile gelen zulüm üzerine köylü, yol kıyısı ve düz arazideki köyünü bırakarak, atlıların tırmanamayacağı kayalık yerler, çıplak dağ dorukları ve orman içleri gibi gözden uzak 5-10 hanelik yerlere yerleşme yolunu tutmuştur. Bugün en elverişsiz yerlerde toplanmış akıl dışı dağınık köy yapımız bu kaçışın bu günlere gelmiş bir uzantısıdır.

       İsyanların arttığı 16.asır sonlarında, bazı kaza kadıları halkı silahlandırmaya başlar. Elinde Emr-i şerif bulunan bazı devlet görevlilerinin de karıştığı bu isyanda, halkın devlete ve ehl-i örfe (hükümet) güveni kalmaz. Bu yüzden bilhassa 1595-1596 yıllarında bazı kasaba ve şehirlerde ehl-i örf’e karşı  saldırılar görülür.

      Bu saldırılardan biri de Yabanâbad’da yaşanır. Yabanâbad kadısı ile Naib Abdulkadir, muhafız olduğu anlaşılan Mustafa Çavuş’u “Halka zulüm etmek” le suçlayıp mahkemeye çağırırlar. Diğer yandan da Naib Abdulkadir halkı toplayarak, ”Emr-i Şerif mucibince Dem-i hederdir” diye kışkırtmış ve Mustafa Çavuş’u mahkeme etmeye bile gerek duymadan kasaba halkına silah, taş ve sopa ile parçalatmıştır. Ayrıca iki elini de kesip evini de yağma ettirmiştir.

       Celâli önderlerinden Karakaş Ahmet de 17. asır başlarında Ankara sancağında tahribat ve talana girişir. 1603 de Yabanâbad, Murtazaâbad, Ayaş ve Bacı kadıları İstanbul’a hükümete ortak bir dilekçe yazarak, bu sırada Ankara Sancağı Mirlivası  Edip Bey’in kaymakamı olan  “Ali Kethüda’ nın hareketleri hakkında bilgi vermişlerdir. Bey’in vekili sıfatı ile güya devriye gezen Kaymakam, Celali levendlerden meydana gelen 200 silahlı ile bu kazalarda köy köy dolaşıp “Burada kıtal olmuş” diyerek cebren para tahsilatı yapıyordu. Bu tahsilat sırasında Yabanâbad köylerinden 6 yük nakit akçe olmak üzere diğer kazalardan toplam 18,5 yük (bir milyon sekizyüzellibin akça) haraçdan başka at, katır, deve ve bir çok eşyayı da zapdetmişti.

       Bu dilekçeye İstanbul’ dan gelen cevapta, isnat olunanlar doğru ise hemen hakkından gelinmesi (idamı) ferman olunmuş. Ancak Ankara Sancak beyinin vekili olan Ali Kethüda’ nın Karakaş Ahmet’ e karşı nasıl bir tavır takındığına dair bir kayıt bulunamamış.

       Osmanlıların, özellikle Yükselme devrinde parlak bir hayat seviyesine ulaşmış olan Anadolu ve üzerindeki köylerde, Duraklama devrindeki iç karışıklıklardan olumsuz etkilenmeler görülüyor. Genelde yol üzerinde kurulmuş olan köyler her zaman baskına uğrayınca, buralardan daha emin olduğu düşünülen dağ izbelerine bile göç edilip yerleşmeler başlar.

       Köylerin birbirine saldırmasının ve birbirilerinin arazilerinde hak iddia etmelerinin sebebi, anarşiden doğan otorite boşluğudur. Bu boşluktan faydalanmak isteyen komşu Y. Karaören köyü halkı, köyümüzden toprak talep edince, Taşlıca köyü halkından Seyyid İbrahim, 1729 yılında Şorba kadısına bir dilekçe ile başvurarak, köye yapılan müdahalenin menini ister.

      Ayrıca bahse konu toprakların kendilerine ait olduğunu belirten ve Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1542 yılı ortaları) verilen vakıf beratını gösteren Taşlıcalılar, Oruç Gazi adına tanzim edilmiş vakıf beratını şahitler huzurunda mahkemeye ibraz ederek; ”(Ekim-1729): ”Ecdâdımız Oruç Gâzi Sultan’a, Sultan Alaâddin Rahmetullah Hazretleri bir çiftlik yer vakfedüp ol zamandan beri tasarruf eylediğimiz topraklardır.” diye köylerinin hakkını savunmuşlardır. Kadı ise bu durumda müdahil Y.Karaören halkını bu müdaheleden men eyleyip hükmünü bir ilâm ile belirtmiştir. (Ek-9)    

       Köyün tarihî önemini göz önünde bulunduran Kültür Bakanlığı,Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 21.11.1991 tarih ve 2056 sayılı kararı ile Taşlıca Köyü’nü tekrar koruma altına almıştır.

      Anadolu’ da bir kısım açıkgöz otorite boşluğundan da istifade ederek, haksız kazancın yollarını bulmaktadırlar. Bunlardan Murtazaâbad Malkoçoğlu köyünden Katip oğlu Seyit Mehmet ve Yabanâbad Kese köyünden Çil Ahmet  “ayan” oldukları iddiası ile kendileri için vergiler toplamış, vergilere de beşer- sekizer akçe zam yapmışlardı. Bunun üzerine Murtazaâbad’ ın beş köy 1784 de kendilerini İstanbul’ a hükümete şikâyet etmişlerse de kırk köy halkı korkularından bu şikayet aleyhine ifade vererek, toplanan paranın kazanın masrafı için kullanıldığını ve ayanlardan memnun olduklarını beyan etmişlerdir.

      Fakat bir süre sonra tekrar şikayet edilmişler, bu ayan iddiasında bulunanların bir çok kimseyi de yanlarına alarak çevreye zulüm yaptıkları ifade edilince Şeyhülislam Dürri-zâde’ nin de talimatı ile bu işi incelemek üzere bir molla tayin edilip fakir fukaranın hakkının geri verilip ilgililerin ayanlık iddiasıyla halka eziyet etmelerinin men edilmesi emredilir.

      İddiada Katipoğlu Seyyid Mehmet ve Çil Ahmet’ in 1776 dan beri her vergi toplanışında kendileri için deftere beşer sekizer akçe eklediği ileri sürülüyordu. Fakat kayıtların kendilerine göre düzenlendiği ve Katipoğlu’ nun kardeşi Kadı Halil’ in davaya bakması ve baskı yapmasından dolayı davanın tam olarak görülemediği yolundaki ihbar üzerine, davanın yeniden görülmüştür. 

      Nitekim 1784 Haziran’ ında de yazılan bir ferman gereği Katipoğlunun bundan böyle derebeylik yapmaması, vazifelerinden dışarı çıkmaması, aksi halde hatır gönül dinlemeden cezalandırılacağı belirtilmiştir.

       Katipoğlu ile beraber ayanlık peşinde koştuğu iddia edilen Çil Ahmet oğlu Hasan bir süre sonra yakalanıp Aytuz kalesine kapatılır. Fakat Çil Ahmet kale dizdarının kızı ile evlenip kaçar. Bu olay üzerine kale dizdarı ile Çil Ahmet’ in yakalanıp başlarının kesilerek İstanbul’ a gönderilmesi emrolunmuşsa da Çil Ahmet’ in bundan sonra ne olduğu bilinmiyor.       

      İlçemizde Seyyid’ler  bulunabileceğine dair   elde    kayıt  var. 1786 da Nakib-ûl Eşraf tarafından, Ankara eski Kaaim makamı Fevzullah Efendi Zade Es-Seyid Lütfullah Efendi Ankara; Merkez, Yabanâbad, Haymana ve Murtazaâbad ilçelerindeki seyyidlerin başına kaymakam olarak atanmış.

      İlçe merkezi Demirciören’de iken, II.Mahmud  dönemine ait 1831 tarihli bir belgede, padişah emri ile Yabanabad’dan 70 demirci ustasının, top arabalarının kundaklarının yapımında çalıştırılmak üzere İstanbul’a sevk edilmesi  istenmiş olup bugün bu köyde bir tek demircinin bulunmaması garipdir. İstanbul’a gönderilen bu demircilerin, yakın zamana kadar köyde yaşadığı bilinen Rumlar olabileceği belirtiliyorsa da,1463 sayımında ve ondan sonraki sayımlarda gayri müslim tebaanın olmayışı bu görüşü çürütüyor. Ancak bu aileler eğer etnik olarak Rum iseler, sonradan müslüman olmaları söz konusu olabilir.

      Bugün Demirciören’de, ilçe merkezi olduğu devirden kalma “Müdür’ün Mezarı” olarak bilinen ve kitabesinden, vergi daireleri  genel müdürü, eski Ankara milletvekili Said Efendi’nin validesi Habibe Hanım’a âit olduğu anlaşılan bir mezar (Ölüm tarihi:1312-1897) mevcuttur. Köyün yakınlarında ise yeri tam olarak bilinmeyen bir kilise harâbesi olduğu söyleniyor.

      1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra Anadolu’ya Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan önemli miktarda göç akını olur. Vahşi Rus ordularının önünden kaçan Türk ve akraba toplulukları o dönemin zor şartlarına rağmen Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilir. Bunlardan 20 Çerkez ve 1 Boşnak aile Çeltikçi bölgesindeki Alibey Köyü’ne yerleşir. 93 harbi de denen bu savaştan önce gelen Kazak Türk aileler de Göl Köyü’ne yerleştirilmiş. Göl köyü bu yerleşim ile kurulmuş olup, köyün bulunduğu arazi daha önce Çırpan’a ait iken, Örencikli Meşhur Cin Ali’ nin korkusuna vermişler.

        Çeltikçi’nin batısında bulunan ve derin bir vadi ile yarılmış olan Alicin Deresi’ne ismini veren Cin Ali hakkında pek fazla bir malûmata ulaşamadık. Ancak çevrenin kendisinden kortuğu bir gerçek. Belki bir eşkıya idi. Toplumdan soyutlanıp, böyle bir yerde yaşamış olması, böyle bir fikir uyandırıyor. Derenin yamaçlarında insanın ulaşması mümkün görünmeyen mağaralarda yaşadığı anlatılıyor. Hatta buralara tırmanmanın ve yaşamanın normal insan işi olmadığı, ancak “Cin” gibi insanların yapabildiği ve bunun için kendisine Cin Ali dendiği gibi enteresan bir de tesbit var. Bağlıca’lı Seyit İpek’in (80) ifadesine göre; Cin Ali bu derenin yamaçlarındaki mağarada yanında bir kadın ile yaşar ve kadını da herkesden kıskanırmış. Bu kıskançlık o dereceye gelmiş ki, bir gün türkü söyleyerek dere boyu yürüyen bir adamın üzerine köpekleri saldırtarak öldürtmüş.

      İlçede, Ali Cin’den başka tesbit edebildiğimiz bazı eşkiyalık vakaları daha var. Bunların çoğu, Osmanlı’da  istikrarın bozulduğu gerileme devrine rastlıyor.

      1753 de Şorba’da bir dervişin eşyasını çalan kapısız (İşsiz takımı) eşkiyası, Ankara Mutasarrıfı Abdullah Paşa tarafından yakalanıp cezaevine konur. Fakat Şorba ayânı Hacı Ömer oğlu Hacı Osman’ın çobanı da kapısız takımındandır. Mezkûr çobanlar tahliye edilince, eski bir hesap yüzünden Hacı Osman’ın çobanı tarafından yaralanır. Bu işi kasden yaptırdığı sanılan Hacı Osman Ankara kalesine hapsedilir. Bunu onur meselesi yapan Ankara ‘nın diğer kaza ayânları topladıkları 300 kişilik bir kuvvetle kaleye saldırarak Hacı Osman’ı kaçırırlar.

      Olay, Divan-ı Humayun’a bildirilince, padişah I.Mahmud, Abdullah Paşa’ya yazdığı fermanla; ”Sen ki beyler beyisin, Bu Hacı Osman’ı ahaliden iste. Saklandığı yerden bulup çıkarsınlar. Nasıl olsa yakalanacaktır. Onu kimse saklamaya, arka almaya çalışmasın. Böyle yapanların sonu fena olacaktır. Engel olup güçlük çıkaranların üzerine asker sür. Hacı Osman yakalanınca bir görevli ile hemen İstanbul’a yolla. Bu işi oluruna bırakma. Ustaca yap.” Buyurur.    

      1796 Ekim ayında, ilçe halkına baskı yapan, eşya ve para gasp edip cinayet işleyen Cabi oğlu Ali ve Türedi oğlu Hasan isimli eşkiya yakalanır ve Ankara kalesine kapatılıp yargılanırlar.

        Delilbaşı Hüseyin Ağa tarafından Divan’a yazılan yazıda; Süleyman oğlu Hüseyin ve Ömer’in pazara giderken adı geçen eşkıya tarafından yollarının kesilip öldürüldükleri, mal, elbise ve atlarının gasp edildiği, ayrıca Mustafa Ağa’nın çiftliğini basıp Bekir ve İspir isimli hizmetkârları öldürüp çiftliği yağma ettikleri, kaza ahalisinin ölenlerin kanlı gömleklerini Delilbaşı’na götürüp feryad ettiklerini, bu gömleklerin İstanbul’a gönderildiği bahsediliyor.

      Bir başka eşkiyalık vakası  1851 yılında gerçekleşir. Yabanâbad kazası Özmen (?) köyünden Mustafa oğlu Mahmud, Mustafa oğlu Derviş ve Akçakese köyünden Ömer oğlu Ali isimli kişiler Gerede civarında üç köylüyü, Çukurviran köyünden Cafer oğlu Abdullah, Kırmızı oğlu Ali ve Kara Ahmed oğlu Hüseyin isimli kişiler de Mihallıçık civarında Filibeli Lazar veled-i Petri isimli zımmiyi soyarlar. Yakalanıp yargılanan bu şahıslar kürek cezasına çarptırılırlar.

      Bölgedeki bazı arazi tecavüzlerinde ise yapılan şikayetler üzerine mahalli zabıta  görevlendirilir.  Berçin Çatak köyünden Hacı Hasan Ağa’nin köy merasına

tecavüz edip, 15 dönüm araziyi gasp etmesi üzerine köy idaresi durumu Ankara Valiliğine şikâyet eder. Valilik Yabanâbad Kaymakamlığına yazdığı 4 Eylül 1909 tarihli yazı ile Hacı Hasan Ağa’nın mahallî zabıta ile men’ini istemektedir.   

      Arazi gaspı olayına vakıfların da adının karıştığı görülüyor. Meselâ 1852 de Şorba’ya bağlı Dodurga köyü’ndeki Akşerafeddin Vakfı mütevellisi Hacı Süleyman, aynı köyden merhum Keyleci Ali Ağa’nın kızları Fatma ve Ümmü Gülsüm’e kalan ev ve tarlaları haksız olarak gasp ettiği gerekçesi ile,adı geçen kızlar tarafından Divan-ı Humayun’a şikâyet edilir. Divan’dan Ankara Valisine yazılan yazıda, adı geçen gayrimenkulun varislere geri verilmesine ilişkin yapılacak yargılamada haksızlık yapılmaması isteniyor.

      Bundan başka 1787 de Şorba kazasında yol kesen Firuz İbn Ali’nin ve 1817 de Yabanâbad Şeyhler Köyü’nde Deli Ömer’in yargılanmaları da merkezî yönetim tarafından Ankara Naibi’ne bırakılmıştır. Şeyhler (Çamlıdere) köyü halkından Sarı Dede oğlu Şeyh Ahmet, arazisini elinden zorla alanları Sadrazam’a şikâyet etmiş ve bu konu ile ilgili Sadrazam fermanı Ankara Sancağı Mutasarrıfı ve Yabanâbad Naibi’ne gönderilmiştir. Fermanda şöyle denilmektedir:

 

   “ANKARA SANCAĞI MUTASARRIFI  VE  YABANÂBAD  NAİBİNE  HÜKÜM Kİ:

      “Yabanâbad  ŞeyhlerKaryesi ahalisinden Sarı Dede Oğlu Şeyh Ahmed’in sunduğu dilekçesinde: -Şeyhler karyesi toprağında iki yüz yıldan beri sahip olduğum, belli sınırlar içerisindeki mülk ve arazimin öşür ve vergisini verirken bu araziye kimsenin karışmaya ve hak iddia etmeye hakkı yokken, adı geçen köy halkından Hasan Dede oğlu-Paşa oğlu Ömer ve şeyh Ali isimli kişiler 1814 yılında hiç hakları yokken arazi ve mülküme zorla el koyup, üç yıldan beri sürüp işlemektedirler. Bu mülk ve arazilerimin mahkeme yoluyle bana verilmesi için ilgililere emirlerinizi arzederim.- Diye Divan-ı Humayun’uma müracaat etmektedir. Sen ki,Vezir-i Meşarû-n-ileyhimsin. Yerinde Şerh-û Kanun üzre amel olunmak bâbında amel olasız. Şöyle bilesiz, Âlamet-i Şerifime itimad eyleyesiz.”

 

      Bu ferman ile kanun gereği işlem yapılması istenmektedir.     

      Görülen davaların sonunda, mahkeme ilâmı taraflarca mecli-i Valâ’ya oradan da Fetvahane’ye (Şeyhülislâmlık) gönderilmektedir. Şorba Kazası Yukarı Viran (Yukarı Karaviran olabilir) karyesi ahalisinden, bir cinayet sonunda öldürülen Tur Ali’nin varisleri ve birinin ismi İbrahim olduğu anlaşılan 4 sanıkla ilgili davanın ilâmı bu şekilde ilgili makamlara gönderilmiş.

       Araştırmamız sırasında, bölgemize zaman zaman İran (Acem) asıllı ailelerin de göç ederek yerleştiğini tesbit ettik. Bunlardan biri Alişenler (Esenler) köyünün kurucusu olan Alişen ve kardeşleridir. 19.asrın son çeyreğinde (1875 den sonra,  93  harbi  sırasında Anadolu’ya yapılan yoğun göç esnasında) bölgeye gelen Alişen ve kardeşleri, Çeştepe’nin 5 Km. ilerisine yerleşmişler. Pazar’da ise Acemoğulları denen bir sülâle de bu şekilde İran’dan göç eden bir ailenin devamıdır.

      1880 yılında ilçe merkezinin nakledildiği Şorba’nın ilk adı Güney Köy’dür. Konumu itîbarı ile güneye baktığı için bu isimle anılan köyde, anlatıldığına göre, gelene gidene çorba ikrâm ettiği için Çorba Dede diye anılan muhterem bir zatın ölümünden sonra köyün ismi Şorba kalır. Bu yıllarda yapmı düşünülen Ankara-İstanbul  yolunun, ilçe merkezinden geçmesi veya ilçe merkezinin bu yol üzerinde olması istenildiği için Şorba’ya taşındığından bahsediliyor.

      İlçe merkezinin taşınmasından sonra Şorba’da hızlı bir meskenleşme yaşanır. Bu sırada zenginler arası adetâ bir yarış başlar ve sanki birbirine nisbet olarak yapıldığını imâ etmek ister gibi adına “Nisbet Konakları” denilen lüks binalar yapılır. Her katında W.C. ve banyo, zemin katta ambar, samanlık, ahır ve  kiler, odalarda yüklüklerin (gömme dolap), bakır kapların dizildiği sergenlerin (raf) bulunduğu bu konakların yapım yıllarında şehrin imârına da önem verilmiş.

       Birbirine paralel üç cadde ve bunları kesen sokakların kenarlarında yaya kaldırımları ve altlarında kanalizasyon şebekesi o devrin imkânları göz önünde tutulduğunda hayli mâmur olduğu anlaşılır.

     Şorba’nın bu mâmur günlerinde bağlarının bolluğu da biliniyor. Fakat zamanla doğa tahribi sonucu, bağların yanı sıra ormanlar da yok olmuş. Kaçak odun temini ve kereste ticareti amacıyla ormanı yok edilen bu topraklar bugün çıplak. Vaktiyle geyik ve ayı gibi yaban hayvanlarının da bulunduğu bu ormanlardan kaçak olarak elde edilen kereste, hayvanlarla, ormancı ve zâbıta korkusu altında yapılan uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Ankara, Polatlı, Haymana ve hatta Şerefli Koçhisar’da pazarlanıp satılarak, yerine alınan tahıl ve tuz ile geri dönülürmüş.

      Bu arada, ilçe merkezi Şorba ile Pazar’ın ayrı ayrı yerleşim yerleri olduğunu da belirtmeliyiz. Çünkü zikredilen, o döneme ait borç senetlerinde, Saraç, İğmir, İğdir, Karaviran ve Çeştepe ile beraber Pazar da ayrı bir köy olarak geçiyor.

      Bu dönemle ilgili olarak Şemsettin Sami Bey’in Kâmus-u Âlam isimli eserinde; ”Ankara Sancağı’nın kuzeyinde bir ilçe olduğu,Doğu ve Kuzeyden Kastamonu, Batıdan Beypazarı ve Ayaş, Güneyden Zir (Şimdiki Yenikent) ve Çubuk ile çevrili olduğu ,ilçe merkezinin Çorba Kâriyesi (Köyü), hepsi Müslüman olmak üzere 175 köy ve 48.250 nüfusa sahip olduğu  ve ilçe hudutları içinde 130 camii,15 mescid, 8 medrese, bir rüşdiye, bir iptidâiye (ilkokul), 15 sıbyan mektebi (Çocukların temel din ve Kur’an eğitimi aldıkları okul), 72 dükkân ve 190 adet de değirmen olduğundan”  bahsedilir.

      Abdülhamit Han’ın son devirlerinde, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nde görevli subaylarından Sabki ve arkadaşı Sandison, iki tercüman ile, İzmirden başlayıp bütün Anadolu’yu izin almadan gezerler. Amaç, Osmanlı topraklarında ayaklanma ve huzursuzluk çıkması muhtemel yerleri tesbit etmektir. Ekip gezi sırasında Ankara-Yabanâbad (Şorba Kızılcahamam Güvem) yolu ile Çerkeş, Kurşunlu, Ilgaz ve Kastamonu’ya giderler.

      Durum Serasker Mehmet Paşa tarafından 29 Eylül 1905 de Hükümete bildirilir.

      Bu seyahat sonradan (Mayıs-1923) Lozan barış görüşmelerinde bahis konusu olur. İngiliz başbakan Lord Gürzon, gûya Osmanlı bünyesindeki azınlıklara haksızlık yapıldığını ispat etmek ister gibi;”Bu seyyahlar Türkiye’nin her tarafını gezip, gördüklerini rapor ettiler” diye konuşur.

      Görüldüğü gibi o döneme ait belgelerden,Yabanâbad halkının tarım ve hayvancılıkla meşgûl olduğunu, bunun yanında ororite ve istikrarın bozulduğu, güvenin sarsıldığı dönemlerde yer yer gasp gibi olayların yaşandığını öğreniyoruz. Herşeye rağmen gene de o günün şart ve imkânları dahilinde başkent İstanbul’da olup bitenler takibedilebilmekte ve siyâset kendine taraftar bulabilmektedir.

      Yabanâbad’lı Mesud nam ve İttihat ve Terâkki taraftarı olduğu anlaşılan biri İstanbul’a çektiği 16 Ocak 1909 tarihli telgrafda, Sadrazam Mehmet Kâmil Paşa’ yı 31 Mart Olayı’nın bastırılmasından dolayı kutlar ve ilçede istibdat ! döneminde yolsuzluk yapan memurların cezalandırılmasını ister. Telgrafta şunlar yazılıdır:

 

      “DERSAADET’DE  MAKAM-I  SADARETPENAHÎ’YE,

      “Ankara Vilayeti’nde mülhak Yanab Âbad kazası ahali-i umumiyesi namına fahim-hanenizi âcizane tebrik iderim.El-yevm kazamız müstebit şaibe mesbuku-ı-ahvâl me’murin elinizdedir. Mazileri mahkûmiyyetleri muhakkak âdil muvacehesinde arz idileceğinden, kazamız hakkında lütf-i fahimanenizin ibzâli müsterhamdır-ferman.”

          3 Kânun-î Sanî 1325 (1909) Ahali namına Mes’ud

 

      Bu zat ileride Yabanâbad Müdafaa-i hukuk Cemiyeti başkanlığı yapacak ve  İngilizlere protesto telgrafı çekecektir. Cumhuriyet’in ilân edildiği yıl ise bir ara Kaymakam vekilliği yapmış. Cemal Koçak’a (1922) göre Mesud bey, ilçede 1932-1946 arası belediye başkanlığı yapan Tahir Barlas’ın babasıdır.

      Bilhassa, II.Meşrutiyet’in ilân edildiği ilk yıllarda ilçemizde kısa zaman içinde birkaç kaymakamın görev yaptığı anlaşılıyor.

      Meselâ bu tarihlerde,Yabanâbad kaymakamı iken görevinden azledilen Mustafa Sadık Efendi’nin, Dahiliye Nezareti’ne 27 Eylül 1909 tarihli telgraf ile başvurarak “Mağduriyetinin ve sefaletinin giderilmesi için kendisine harcırah  ödenmesini talep ettiğini”ancak “Görevinden azledilen memurlara harcırah ödenemeyeceği“ gerekçesi ile bu isteğinin yerine getirilmediği bir başka belgeden anlaşılmaktadır.

      Mustafa Sadık efendinin, (31 Mart vak’asının ardından) görevden alınmasından sonra ilçeye kaymakam olarak Emin Bey atanır. Fakat görevi sırasında yolsuzluk yaptığı ve uygunsuz hareketlerde bulunduğu iddiasıyla Hasan bin Hüseyin isimli biri tarafından Ankara Valiliği’ne şikâyet edilir. Soruşturma sırasında (tahminen) kaymakam görevden alınarak Uluborlu’ya tayin edilir. Fakat  soruşturma sonunda, Emin Bey’in suçsuz olduğu tesbit edilir ve durum Dahiliye Nezareti tarafından 2659/16 sayı ve 29 Ağustos 1909 tarihli bir yazı ile Ankara Valiliği’ne bildirilir.

      Soruşturma sırasında Uluborlu’ya atanan Emin Bey’in yerine Yabanâbad’a atandığını tahmin ettiğimiz İbrahim Ethem Bey de burada durmak istemez. Ankara Valiliğine yazdığı18 Eylül 1909 tarihli dilekçesinde; ”Mülkiyeden mezun olduktan sonra Kalecik ve Mihalıççık’da kaymakamlık yaptığını, sonra da Yabanâbad kaymakamlığına atandığını, burada 5 ay kadar çalıştığını, fakat buranın su ve havasına alışamadığını, bu nedenle sağlığının bozulduğunu, üstelik ailesi kalabalık olduğu için geçim sıkıntısı çektiğini, bunun için terfi ettirilerek Aydın, Hüdavendigâr (Bursa),veya Kastamonu illerindeki üçüncü sınıf bir ilçeye kaymakam olarak atanmasını” istemektedir.

      Ankara Vilayeti bu dilekçeyi gereği için Dahiliye Nezaretine gönderir. Dahiliye Nezareti  24 Eylül 1909 tarihli cevapta; ”Kaymakam İbrahim Ethem efendinin, arzu ettiği vilayetlerde açık yer olmadığı için,yerinde durmasını” istemektedir.

      II.Abdülhamit devrinin şikâyet konusu yapıldığı bir başka olay ise gene 31 Mart vak’ası sonrası yaşanır. Yabanâbad kazası sandık emini (Veznedar) Karslı Ahmet, görevindeki suistimalinden dolayı Ankara valiliği tarafından görevden alınınca, Dahiliye nezaretine bir telgraf çekerek (7 Şubat 1910) il yöneticilerini şikâyet eder. Telgrafda; ”Dayanağımızın Kanun-î Esasî olması gerekirken Ankara Vilayeti yöneticilerinin hepsinin istibdat yanlısı olduklarını ve Vilâyeti bunların elinden kurtarmak için Maliye ve Dahiliye nezaretlerinden tarafsız ve adil birer heyet gönderilmesini” talep ederek, kendinin gûya o sırada iktidarda bulunan İttihat ve Terakki partisi taraftarı olarak kayırılacağını tahmin etmektedir. Halbuki İttihat ve Terakki partisi iktidara geleli 11 ay olmuştur. Karslı Ahmet eğer bu iddiasında samimi ise, il yönetimini niçin o zaman şikâyet etmediği merak konusudur.

      Bu yıllarda Şeyhler’ (Çamlıdere) de meydana gelen ve büyük çapta nüfus hareketine yol açan yangınla ilgili gelişmeler şöyle cereyan etmiştir.

       Belgelere göre, bu yangında 700 den fazla ev, 120 dükkân ve bir de cami yanmış. Yangını kasıtlı çıkardığı sanılan Gerede Ovacık köyünden 8 kişi, Çamlıdere’li Hacı Hasan Efendi’nin tesbiti ile şikâyet edilir. Bu şahıslar, Bolu Mutasarrıflığı’nca yakalanıp Yabanâbad kaymakamlığına teslim edilir. Fakat şikâyetçi Hasan Ağa ile, sorgu hakimi Rıfat Efendi kardeş oldukları için, Bolu mutasarrıfı ve Ankara valiliği, İçişleri Bakanlığını adalete gölge düşebileceği fikriyle uyarır. İç İşleri Bakanlığı da gereğini yapar. (14 Eylül 1909)

       Yangında meydana gelen zarar için Yabanâbad kaymakamlığı, hane başına 500 Kuruş olmak üzere toplam 350.000 Kuruş yardım ve zaruri ihtiyaçlar için ödenek  talep eder. Ankara valiliği bu talebi uygun görerek olduğu gibi İç işleri Bakanlığına bildirirse de, bakanlık istenenden daha az bir miktar (40.000 Kuruş) ödenek gönderir. Bu yardım da iki parti halinde yangın mağdurlarına ödenir.

       Bu yangından sonra Çamlıdere halkının büyük bir kısmı Kızılcahamam ilçe merkezi ve  köylerine yerleştirilir.

      İlçe merkezinin 1915 yılında bugünkü Kızılcahamam’a nakli ile ilgili olarak bazı rivâyet ve belgeler var. Kamu oyunda yaygın bir görüşe göre Çataklı Hacı Hasan Ağa bölgede hatırı sayılır ve sevilen biridir. Her hafta Çorba pazarına geldiğinde çocuklar karşılamak için önüne çıkar. O’da önüne ilk gelen çocuğa bağlaması için atını verir ve hepsine de bahşiş dağıtır.

       Pazarda da bütün esnaf ve çevre köylerin halkı kendisine büyük saygı gösterir. Bunu çekemeyen eşraftan Hamdi Ağa çocukları toplayarak onlara para dağıtır, Hacı Hasan Ağa’yı artık karşılamamalarını, her hafta kendilerine para vereceğini ve pazara gelip giderken O’nu yuhalayıp arkasından teneke çalmalarını söyler. Çocuklar da Hamdi Ağa’nın dediklerini yaparak, Hacı Hasan Ağa’yı rencide ederler. Haysiyeti zedelenen Hacı Hasan Ağa, bir pazar dönüşü, gene yuhalanınca, köyün hemen dışında atının üstünde geri dönerek:

      -Hamdi Ağa ! oturduğunuz bu yerleri viran ettirmezsem bana da Hacı Hasan Ağa demesinler ! diye seslenir.

      Köyüne dönünce de hazırladığı hediyelerle İstanbul’a gider. Orada tanıştığı saray marangozunun yardımı ile Dahiliye  Nazırı’ (İçişleri Bakanı) nın huzuruna çıkıp durumu anlatır ve ilçe merkezinin Çorba’dan naklini talep eder.

      Fakat bu günlerde ilçe merkezinin Kızılcahamam’a taşınmasına sebep olan  asıl olay yaşanır. Hamdi Ağa iki evlidir ve  zengin ve köklü ailelerinden birinin kızı ile yaptığı ikinci evliliği ile daha da güçlenir. I.Dünya savaşının başladığı günlerde beklenen olay vukû bulur. Eşrâf hanımlarının yaptığı mutâd günlerden birine biraz geç gelen Hamdi Ağa’nın eşlerinden Çakır Pehlivan’ın kızı Şerife Hanım, Kaymakamın eşinin ayağa kalkmaması ve kendisi ile ilgilenmemesine üstelik diğer hanımların bu duruma gizlice gülmelerine oldukça içerler ve durumu kocasına bildirir. O günlerde nüfuz husûmeti sebebiyle zaten arası açık olan Hamdi Ağa, sokak ortasında kaymakama çatar ve tokatlar. Ağa’nın hışmından korkan köy halkı ve resmî görevliler  müdâhele edemezler. Çünkü, İttihat ve Terakki Partisi iktidardadır ve Hamdi Ağa’nın küçük kardeşi Dr.Mehmet Fahri Bey etkili bir İttihatçıdır. Üstelik bu yıllarda Osmanlı’da otoritenin iyice azaldığı yıllardır. 

       Bu durum karşısında küçük düşen kaymakam ise atına binip ilçeyi terkeder ve Kızılcahamam’a gelir. Burada bir hana yerleşir. Ardından  görevliler de gelirler ve ilçe fiîlen Kızılcahamam’a taşınmış olur. (1914) İlçemiz o zaman, yaz aylarında kaplıca tedâvisi için gelenlerin kaldığı 60 odalı bir han ve bir hamamdan ibarettir.

      Olaydan haberdar olan Ankara Valiliği ve İstanbul hükümeti ise duruma yasal yönden müdâhele ederek, adetâ Şorba’yı cezalandırır.Ankara Valiliği’nden İçişleri Bakanlığı’na yazılan 18.Ocak.1914 tarihli bir yazı ile “Yabanâbad’ın ilçe merkezi olan Çorba Kazası’nın, köylere uzak olması, Kızılcahamam’ın ise merkezi bir konumda olması ve şifâlı suları ile ileride daha da gelişebilecek bir yerleşim yeri olduğu” ndan bahisle buranın ilçe merkezi olması teklif edilir.

        Ancak bu talep İçişleri Bakanlığınca, İl Daimi Encümeni kararı eksik olduğu için kabul edilmeyip geri gönderilir. Bunun üzerine aynı işlemler yenilenip uygun bir şekilde düzenlenerek İç İşleri Bakanlığına   yeni bir teklif yapılır. Bu yeni teklifte önceki yazılanlara ilaveten; ” Kızılcahamam ve civarında bulunan Sey Hamamı ile Vişi (Maden) suyunun kasabaya çok büyük bir ticaret kaynağı olacağı,  yakında pek büyük bir kasaba haline geleceği, civardaki çeltik tarımının sağlık bakımından sakınca teşkil etmesine rağmen bunun kısa bir çalışma ile ortadan kalkabileceği ve ayrıca ilçe merkezinde gerekli resmi binaların halk tarafından ücretsiz yaptırılabileceğine dair halktan alınan taahhütnamelerin de ekli olduğu “ belirtilerek, yeni ilçe merkezinin Kızılcahamam’ a taşınmasının uygun olduğu bir kere daha teklif edilir.  Bu teklif üzerine Kızılcahamam kanunen  ilçe merkezi olur. Yazışmalar 1914 içinde olur. Ancak Kızılcahamam’ın resmen merkez olması, o günkü şartlarda yazıların geç ulaşması sonunda 1915 Kasım ayına kadar uzar.

      1898 de nahiye yapılan Çamlıdere ise, daha önce Beypazarı’na bağlı iken ilçenin taşınması ile 1915 de Kızılcahamam’a bağlanır.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ
Buraya kadar anlattıklarımızdan da anlaşılacağı gibi Yabanâbad’ın fazlası ile enteresan yönleri ile dolu zengin bir geçmişi var.

     tarihce4k  Gerileme Devri’nden itibaren istikrarsızlık, savaşlarda alınan yenilgiler ve bunların getirdiği sıkıntılar Anadolu halkı üzerinde yıllarca sürecek derin izler bırakır. Halkın gayreti ve çevredeki sivil kuruluşların yardımı ile, asırlardır kendi başına ayakta durma çabası içinde olan Anadolu halkı, her seferinde vergi vererek, cepheye asker göndererek, kanun ve nizamlara uyarak görevini yapmıştır. Kaybedilen I. Dünya Savaşı bütün sıkıntıların üzerine tuz-biber eker. Sosyal bir kargaşanın yaşandığı, yönetim boşluğunun hüküm sürdüğü ve yer yer isyanların çıktığı Milli Mücadele’nin başındaki sıkıntılardan ilçemiz de nasibini alır.

      Bu dönemde Yabanâbad adını, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’ne çekilen bir telgrafda görüyoruz. Ancak olayın başını hatırlamakta yarar var. İngilizlerin Sevr Barış Konferansı’na; ”İstanbul’un milletlerarası bir hale getirileceği, Türk Hükümetinin yeni merkezinin Anadolu’da kurulacağı, İstanbul’un ise Halifelik merkezi ve Dinî başkent olarak kalacağı” şeklinde teklif götüreceği haberinin ardından Mustafa Kemal 8 Ocak 1920 de durumu 3.Ordu müfettişliğine telgraf ile bildirerek halkın bu durumu protesto etmesini ister. Hemen ertesi günü (9 Ocak 1920) Anadolu’ daki 15 Müdafaa-i Hukuk cemiyeti, İstanbuldaki İngiliz Yüksek komiserliğine protesto telgrafı gönderir ve Komiser Robeck, öldü denilen Türk halkının bu duyarlılığı karşısında şaşırır kalır. Telgraflar; Konya, Tokat, Hacıbektaş, Ayaş, Kastamonu, Beypazarı, Tekke, Trabzon, Gerede, Boğazlıyan, Zonguldak, Develi, Çerkeş, Nazilli ve Yabanâbad’dan gönderilmiştir.

      Bu telgraf ile Yabanâbad’da o yıllarda bu komitenin kurulmuş olduğu anlaşılmaktadır ki, halkımızın Millî Mücadeleyi yürekten desteklediği ve vatanın kurtarılması konusunda ne kadar hassas davrandığının da bir delili sayılmalıdır. Anadolu’da yaygın olan,”İstanbul’ un düşman eline geçeceği ve başkentin Anadolu’ya taşınacağına” ilişkin korku ve kaygı bölgemizde de mevcuttur. Ancak 1919 Kasım ve 1920 Temmuz ayları arasında, Millî Mücadele için Anadolu’dan gönderilen yardımların yer aldığı listede Yabanâbad ismini göremedik

      Yabanâbad’dan telgraf gönderen zat, Müdafaa-i Hukuk komitesi başkanı Mesud ve iki üye arkadaşıdır. Bu zatın, 31 Mart dolayısıyla Sadrazam Mehmet Kamil Paşa’yı kutlayan Mesud olması muhtemeldir. Mesud Bey’in itibarlı biri olduğunu düşündük.1923 de, Şeyh  Ali  Semerkandî  zaviyesi  türbedârının  seçimi ve bu seçimin onaylanması sırasındaki yazı trafiğinde, 11 Kasım 1923 tarihli bir yazıda “Kaymakam Vekili” olarak isim ve imzasını görüyoruz. Kaymakamlığa bir bürokratın vekalet etmesi geleneği o dönemde de vardır ve Mesud Bey o yıllarda Tahrirat Katibidir. (Yazı İşleri Müdürü)

      Bu dönemde ilçemiz çevredeki isyanlardan da etkilenir. Bunların en önemlisi Düzce İsyânı’dır. T.B.M.M. Hükümeti, isyânın bastırılması için bazı birlik ve çete kuvvetlerini isyancıların üzerine gönderir. Meclis de bazı tedbirler alır.

      Bu isyan Anzavur İsyanı’nın kollarından biridir. Anzavur, Gönen’de Çerkez Ethem’den ağır bir darbe yiyince İstanbul’a kaçar. Burada fazla durmayarak eline verilen “Ankara hükümetinin tanınmaması ve Mustafa Kemal’in idamı hakkında” fermanlar ve heybeler dolusu İngiliz altını ile süratle Düzce’ye gelir ve isyana burada devam eder.

      Meclis de tedbir olarak Geyve’deki 24.Tümen komutanı Kurmay Yarbay Mahmut Bey’i, emrindeki kuvvetlerle Anzavur’ un üzerine gönderirken, dört milletvekilini de halka nasihat etmek ve olup biten hakkında bilgi toplamaları için Gerede ve Bolu’ya gönderir .Mahmut Bey,Anzavur’u bir çarpışmada yener,fakat gene kurtulmayı beceren asi, İstanbul’ a kaçar, çetesi de dağılır. Fakat isyan halka sirayet etmiş ve tehlikeli olmaya başlamıştır.      

      Mustafa Kemal’in, komutanlara gönderdiği yazı üzerine, Afyon’da bulunan Yarbay Ârif Bey, emrindeki kuvvetlerine Karakeçili Aşireti’nden de 300 kişiyi katarak, isyânın başka bir kolunu bastırmak üzere (24 Nisan 1920) Beypazarı’na girer. İlçe ileri gelenleri: ”Halkın birkaç tahrikçi tarafından kandırıldığını,isyânla bir ilgileri olmadığını,bunu bilmeyen askerlerin şehri yakmak istediklerinin duyulduğunu” söyleyerek özür dilerler. Mustafa Kemal’ in isteği ile Meclis’deki din adamlarından bir grup telgraf başında Beypazarlılar’la görüşüp teminat aldıktan sonra bağışlanmaları kararlaştırılır.

       Mustafa Kemal önce halkın ve meclisin moralini bozmamak için Beypazarı olaylarını mecliste anlatmamış fakat, tedbir olmak üzere Etlik ve Keçiören tepelerinde silahlı nöbetçiler bekletilmiştir.

      Halka nasihat etmek üzere Gerede’ye hareket eden milletvekilleri Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey, Bolu Milletvekili Dr.Fuat (Umay) ile Osman ve Şükrü Beyler Ankara’dan çıktıktan iki gün sonra Yabanâbad’a gelirler. Burada, Bolu’nun Düzce isyanına katıldığı haberini öğrenince hemen Gerede’ye hareket ederler. Amaçları  Dörtdivan Bucağında oturan ve civarda sözü geçen Hüsrev Bey’in kayınpederinin de yardımı ile Millî Kuvvet toplayıp Bolu üzerine yürümektir.

      Geceyi Akyarma’ da bir köyde geçiren milletvekilleri, ertesi gün Gerede yönünden top sesleri duyunca, bunu “Meclisin açılışını kutlamak” veya kendilerine “Hoş geldin” karşılaması için atıldığını sanıp sevinirler. Fakat  az ilerleyince başlarında 31 Mart isyanının elebaşılarından Kel Ali Hoca olan bir gurubun kendilerine yaklaştığını görürler. Gurup kendilerine: ”Gelmeyin, İslâm’ı İslâm’a kırdırmayın!” diye ilerlerken, Gerede yönünden üzerlerine yaylım ateşi açılır.

       Bu sırada gelen gurubun saldırısına da uğrayıp dövülürler. Ancak Gerede’den gelen jandarmalar sayesinde kurtulurlar ve dört saat belediyede hapsedilirler. Belediye önünde çevreden de gelerek toplanan halk, asmak için kendilerini ister. Daha sonra zincire bağlı olarak Düzce’ye götürürler. Burada isyancıların “Bu milletvekillerini nerede asalım?” tartışmaları sürerken, Çerkez Ethem’in de dahil olduğu Milli Kuvvetler yetişir ve kurtulurlar. Hemen orada kurulan Divan-ı Harp’de suçlular idam edilir.

      Bu gelişmeleri burada bırakıp, Ankara’ya dönersek, T.B.M.M.’nin açılışının ikinci günü (24 Nisan 1920 Cumartesi) reis-i sin Şerif Bey başkanlığında açılan 5. celsede, ”Ağnam vergisi” üzerindeki görüşmelerden sonra, meclis başkanının, Yabanâbad kaymakamlığı ve belediye reisliğinden meclisin küşadı  münasebeti ile, gönderilen tebrik telgrafını okuttuğunu görüyoruz.

        “Millet Meclisi Riyaseti Celilesine

      “Bütün âlem-İslâm’ın mukadderatına naşekibane muntazır olduğu makam-ı akdesi hilâfetin masuniyeti tammesi ve vicdan-ı insaniyet ve medeniyyette hududu gayri kabil-i red bir surette çizilen muazzez vatanmızda müstakilen yaşama hakkımızın temin ve mahfuziyeti için manen ve maddeten göstermekte oldukları müzaheret ve muavenete de mazhar-ı teyid olan mücahedat-ı milliyemize istinaden ve avni bariden istimdaden tedvir-i umura başlayan Meclis-i Âli Milli’ mizi kaza ahalii namına tebrik ederiz.

      A’sar-ı tarihiyyemizin hiç birine nasip olmayan bu muazzam ve mübeccel müzaheret-i milliye ve diniyyenin vahdet-i kahharanesi mutlaka eser-i ilham-i sübhanî olduğundan halasımız bir emri mukarrerdir. (Alkışlar) Bu ümniyyenin husülü için siz muhterem ve fedakâr vekillerimize teveccüh eden fakat berendazane vezaif-i mühimmenin nail-i teshilat olmasını temenni eyleriz.” (Alkışlar, âmin sadâları)

 

  Belediye Reisi Vekili Namına                        Yabanâbad Kaymakam ve

  Hikmet                                                            Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

                                                                          Heyet-i İdaresi namına Hakkı     

 

      Yabanâbad T.B.M.M’nin açılışını kutlarken,  isyancılar da boş durmaz ve Koç Bey isminde bir emekli binbaşı Bükeler’e gelip halkı Ankara hükümeti ve Kuvva-yı Milliye aleyhine kışkırtır. 21 Nisan 1920 Çarşamba günü gerçekleşen bu olayı öğrenen kaymakam, meclisi haberdâr etmek üzere başka bir telgraf daha çeker.

      25 Nisan 1920  de İhanet-i Vataniyye Kanunu görüşülürken, Mustafa Kemal, milletvekilleri arasından meclis başkan vekili Celalettin Arif Bey’e bir yazı gönderir. Başkan yazıya şöyle bir göz attıktan sonra okutur :

 

     “Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanlığımıza,

      Şimdi alınan güvenilir bilgiler şöyledir. Koç Bey (Düzce isyanı elebaşılarından) isminde biri bugün Bükeler Köyüne gelmiş ve Padişahın iradesini tebliğ edeceğinden, önümüzdeki Çarşamba günü bütün ahalinin  ilçe merkezinde (Kızılcahamam’da) bulunmasını ve padişahtan ne suretle ayrılmış olduklarının ahaliden soracağını, imzası altında (bulunan) yazılarla ahaliye tebliğ etmiştir. Haber aldığımıza göre bütün ahali bu toplantıya gelecektir. Bu halde bizim durumumuzun tayin buyurulmasını rica ederim. Çünkü artık telgraf muhaberesinin de kesileceği kuşkusuzdur.”

Yabanâbad Kaymakamı Hakkı

 

       Bu telgraf, bütün ülkede, İngiliz altınları ile kandırılan kişilerin giriştiği fesadın tipik bir örneğidir.  Bu telgrafın yarattığı öfke ile  “Hiyanet-i Vataniyye” kanunu mecliste kabul edilir  ve meclisin 2 numaralı kanunu olarak yürürlüğe girer.

      Bu sırada Mustafa Kemal’in kürsüye çıktığı görüldü. Başkan telgrafı karşılıksız, kaymakamı da talimatsız bırakmamıştı:

       -Müsaadenizle bu telgrafa yazılan cevabı da okuyayım, der ve oku:

 

      “Yabanâbad Kaymakamlığına,

      “Koç Bey’in ahaliye yaptığı tebligat,İngilizler’in emellerini güden millet hainlerinin tertip eseridir. Halifemiz, İstanbul’da İngilizler’in esareti altında kalmıştır. Gâyemiz halifemizi ve milletimizin hayatını, istiklâlini kurtarmaktır.

      “İngilizler ahalimizi bu vasıtalarla kandırıp İslâm ehlini birbirine kırdırmak ve ondan sonra memleketimizi istedikleri gibi esaret altına almak istiyorlar.

      “Bu gerçekleri halka ilân ediniz.Ahaliden kuşkusu olanlar, İngiliz yardakçılarına değil, Büyük Millet Meclisi’ne başvursunlar. Buna karşın fesatçıların ve İngilizler’den yana olanların yalanlarına kapılarak ayaklanmaya kalkanlar olursa, Büyük Millet Meclisi bunların kafalarını ezmeye karar vermiş ve ezici kuvvetlerini de hazırlamıştır. Dökülecek kanların bütün vebali de fesatçılara ve onlara uyanlara ait olacaktır.

      Şayet Yabanâbad’ı terke mecbur olursanız, bize güvenilir bir vasıta ile haber gönderiniz. Yaptıklarınızı da devamlı olarak bize bildiriniz.”            

Türkiye Büyük Millet Meclisi  Reisi

Mustafa Kemal

 

      Meclis’de bunlar olurken,Yarbay Ârif Bey de emrindeki iki tabur piyade, 8 makineli tüfek, 2 sahra ve 2 dağ topundan oluşan kuvvetleri ile Bolu’ya ilerler. İstanbul Hükümeti’ nin, ”Kuvvâ-yı Millîye” ye karşı kurduğu “Kuvvâ-yı İnzibâtîye” nin  hareketinden  güç alan  isyancılar  3 Mayıs  1920’de  Yarbay Ârif Bey’in kuvvetlerini sararak, 4 Mayıs da Bolu’ya hakim olurlar. Mutasarrıf Vekili ve subayları öldürerek evlerini yağma ederler. Bu durum karşısında Yarbay Ârif bey geri çekilirken, Çerkeş’de bulunan Binbaşı Vasfi Bey, emrindeki 58. Alay ile  Gerede’ye hareket eder. Şehrin yakınlarına gelindiğinde İlçe Bölük komutanı Yüzbaşı Memduh’un teminat vermesi üzerine tedbir alınmadan  yaklaşan askerlere şehirden birden ateş açılır ve alay dağılır. Binbaşı Vasfi Bey de tekrar ilerlemeyi uygun bulmayarak, elinde kalan 85 er ile Çerkeş’e geri döner.

      Bir gün sonra Kızılcahamam’da toplanan gönüllüler, Binbaşı Rüştü Bey’in komutasında 400 er ve 4 makinalı tüfekle Gerede’ye hareket ederse de aynı âkibete uğrarlar ve bozularak dağılırlar. Binbaşı Rüşdü Bey’de elinde kalan 89 erle güçlükle Kızılcahamam’ a geri çekilir.

      Birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen koordinesizlik  sebebiyle disiplinin sağlanamadığı müfrezelerde bu bozgunlar yaşanır. Bu durum karşısında Mustafa Kemal Geyve’deki Ali Fuat (CEBESOY) Paşa’yı telgrafla arayarak: ”Düzce’deki isyânın Ankara’yı tehdit eder boyuta geldiğini, Ankara’nın muhakkak güvence altında tutulması gerektiğini, isyanı bastırmak üzere Geyve’den ayrılmasında bir sakınca yoksa Ankara’ya teşrif etmesini” ister. Aynı gün (8 Mayıs 1920) Konya Ereğlisi&